MÜCADELENİN MEKÂNI: BELGESEL SİNEMA

Belgesel sinema sanatın gerçekliği ele alan dalı olarak geçmişle yüzleşme şansı sunuyor. Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema’nın yazarı Asuman Susam, toplumsal belleğe ve belgesel filme, olağanla mücadele eden bir hafıza mekânı olarak yaklaşıyor. Susam, toplumsal belleğin belgesel filmle olan ilişkisini egemen söylemler, gündelik pratikler ve sinema bağlamında anlatıyor

 

İktidarın bellek oluşturma sürecindeki etkileri nelerdir?
Toplumsal bellek bir inşa sürecinin yansımalarını taşır. Dolayısıyla büyük ölçüde kurgudur. Aynı toplumun içinde dönemin ruhuna uygun gereksinimler doğrultusunda kimi şeyler bastırılarak uykuya bırakılırken, bazıları uyandırılır. Bu, bütünüyle devletin ideolojik aygıtlarının kullanılmasıyla gerçekleştirildiği gibi günümüzde medyanın tüm olanaklarının kullanılmasıyla oluşturulan söylemlerle de pekiştirilir. İktidar kimi zaman bastırmalarını açık şiddet ve zor kullanarak gerçekleştirse de modern toplumlarda bu, üstü örtük hegemonik güçlerin ürettiği rıza kültürünün içinde şekillenmekte. Belleğin kökü geçmişte olsa da etki alanı ve hatırlamanın gücü şimdidedir. Şimdiki zamanda hatırlama ve unutma kendiliğinden gerçekleşmez; iktidarın güç ilişkileri sonucunda belirlenmiş hegemonik söylemin etkisi ve baskısıyla belirlenir. Hatırlananlar şimdiki zamanın iktidarının elemesine tabi kılınır. İktidar bellek ilişkisinin en dolaysız etkileri, kendini tarih denen o büyük anlatılarda sergiler. Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler’de  “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın” derken ve kültürel mirası “ganimet” kavramıyla düşünürken tarihin de kültürel süreçlerin de ezen-ezilen ilişkisinden oluştuğunu söyler. Günümüzdeki güç ilişkilerine baktığımızda egemenin güç kullandığı her yerde aslında bir bellek imhasını da gerçekleştirmeyi amaçladığını görürüz. Sürgünler, zorunlu göçler, mültecilik, kentsel dönüşüm projeleri… Hepsini birer bellek savaşı olarak da okuyabilirsiniz. Yeni bir toplumsal inşa için unutturmak -ki hiçbir şey unutulmaz, bir süreliğine bastırma nedenli uykuya çekilir- iktidarlar için neredeyse zorunluluktur.

Egemen söylemlerin, bireysel hafızayı dönüştürerek toplumsal hafızayı yarattığından bahsettiniz. Belgesel sinemanın bu süreçte yüklendiği görevler nelerdir?
Hangi türü söz konusu olursa olsun sinema hem bir bellek arşivi olmasıyla hem de bellek oluşturma gücüyle bir bellek mekânıdır. Belgesel sinema doğrudan gerçekle ilişkili bir sinema olduğu için bellekle kurduğu ilişki daha doğrudandır. Ben belgesel sinemayı unutmaya, unutturulmaya karşı bir direnme alanı olarak görüyorum. Sistemin insanı bir uyduya dönüştürmeye uğraştığı yerde belgesel sinema bir aydınlanma-epifani, görevi üstlenmekte. Belgesel sinema estetik bir yeniden üretimdir. Gerçeğin olduğu gibi taşındığı değil; yorumlandığı bir alandır. Ancak belgesel estetik bir soyutlamanın peşinde giderken bir yanıyla da etiğin alanına bağlıdır. Belgesel sinema toplumda nitelikli bir merak uyandırma, sorular sordurma işlevini de bu bağlamda yüklenir. Toplumsal hafızanın diri tutulmasını, derin uykusundan uyandırılmasını sağlarken aynı zamanda tarihsel ve kültürel sürekliliğin yollarını da açık tutar. Kişilere bireysel açıdan kendi öykülerini ve tarihlerini oluşturma ve buna sahip çıkma refleksini edindirir.

Türkiye tarihinde çok sayıda toplumsal travma yaşandı. Belgesel sinemanın travmaları atlatma ve toplumsal yüzleşmeyi sağlamaktaki rolleri nelerdir?
Yüzleşme ve hesaplaşma meselesi toplumsal hazır oluşla yakından ilgili. Bu açıdan belgesel sinema doğrudan bir işlev üstlenemez; ama öteki ile ilişkimizi dolaylı, estetik ve etik bir yoldan etkiler. Toplum dışında bırakılmışlar adına, madunun sesi olarak bu işi üstlenen filmler, hayatımızda egemen ideolojinin uzantısı sesler bırakırlar. Hayatlarımıza belgeseller aracılığıyla sızan hikâyeler, sistemin kanıksanmış temsil ve söylem stratejilerini kırarak bizleri değiştirebilir, -Ulus Baker’i de analım-  kanaatlerimizi aşındırabilir. Belgeseller de estetiğin ve etiğin ideolojik, rijit dilini kırabildikleri sürece toplumsal yüzleşme süreçlerinde kendilerini estetik bir form olarak direnmenin mekânına dönüştürebilirler. Dersim Katliamı ile ilgili bilgi öğrenmek isteyen biri arşivlere bakabilir, mahkeme kararlarına, meclis araştırma komisyonlarının raporlarına… Ama hiçbir belge ölmeye bir adım kala kavuşan kız kardeşlerin anlattığını anlatamaz; açılan toplu mezarlardan kardeşlerin, anne babaların kemiklerinin 2016’da bir un çuvalı içinde evlerine getirilmesinin, sandıkta onlarca yıldır saklanan saçların hikâyesini, orada yatan acıyı gösteremez. Belgesel sinema insanı insana hatırlatır, hatırayı hatırlatır. Birlikte yaşamanın olanağı, toplumsal barışı anlamanın ve anlatmanın bir yolu olduğu için tarihten başka ve öte bir yerdedir belgeseller.

Özellikle yakın geçmişte yaşadığımız bombalı saldırılar, alışma ve duyarsızlaşma tartışmalarını da beraberinde getirdi. Belgesel sinemanın, belleğin tazelenmesindeki etkileri nelerdir?
Belgeselciler bizden farklı olarak çok zor bir şeyi travmatik zamanlarda üstlenmek zorundalar: kayıt altına almak; bellek yitimini, tahribatını ya da tahrifatını önlemek için şimdi ve burada olarak olanları kaydetmek. Öte yandan, kültürel ve politik sürekliliğin dönüşümlerinin egemen ideoloji ve söylemin buyruğuna girip silikleşmesine engel olmak için geçmişi ve şimdiyi anlatarak gelecek için ışık yolları açıyorlar.

Belgesellerde yalnızca resmi sorumluları konuşturmak yerine dönemin tanıklarına mikrofon uzatmak milli ve resmi tarihe nasıl bir alternatif oluşturuyor?
Bir bellek mekânı olarak belgesel sinemanın önemi bu saydıklarınızla birlikte ama onun ötesinde saklı. Bellek neden önemlidir? Her şeyden önce ben’i kurmak için. Bellek yardımıyla dağınık anı parçalarından bir kimlik inşa ederiz. Kısaca, kişisel hikâyemizi kurarız. Kültürel, iletişimsel, kolektif belleğin zihinlerimize bıraktığı an, anı vs. parçalarından da bir toplumsal bellek kurarız. Belgeselcinin bir vakanüvisten bir tarihçiden ayrıldığı yer burada başlar. Belgeselcinin merkezinde devletler, uluslar, iktidarlar değil; insan vardır. O, insan hikâyelerinin peşindedir. İnsanın neyi hatırladığı kadar nasıl hatırladığıyla ilgilidir. Bir yargıç gibi tamamıyla gerçeği araştırıp bulmaktan çok duygular sosyolojisiyle ilgilenir. Nasıl hatırladığımız, hatıralarımızda neyi elediğimiz ve konuştuklarımızdan çok sustuklarımızla ilişkilidir belgesel sinema. Dolayısıyla resmi tarihin tekçi ve dayatmacı, manipülasyonlara dayalı gerçeklik kabulleri karşısına çok sesliliği, sunmak için çabalar. Duyulmayan sesleri duyulur kılar, görünmeyeni görünür.

Belgesellerde göç, savaş, kıtlık gibi olgulara nasıl yaklaşıldığını düşünüyorsunuz? Suriye’deki savaştan kaynaklanan mülteci nüfusun temsil edilmesinde, belgesel sinemanın rolü ne olmalı?
Belgesel sinemanın salt bir ideolojik ya da politik araç olarak görülmesi ve buradan işlevselleştirilmesini sakıncalı buluyorum. Bu bizi bir süre sonra Dünya savaşlarından beri kullanılan propaganda filmlerine götürür. Toplumsal duyarlılıklar bağlamında konu seçimi ve onu işleme biçimleri kendiliğindenlik taşımalı. Sanat üretim süreçlerimizde neyden rahatsızsak onunla hesaplaşırız. Suriye’deki savaş iç savaş olmaktan çoktan çıktı. Etkilerini en çok ürettiğimiz politikalar sayesinde içeride, Türkiyeliler yaşıyor. Merkezdeki insanlık dramıysa hem kaçmak zorunda olan hem de kalan Suriyelilerin. Belgesel sinemanın buna dair cümlesi vardır mutlaka ve çoğalacaktır da. Ama sanat savaşları sonlandırmaz. Dolaylı yoldan o savaşlardan yana olmayacak barışçıl insanların var olmasını sağlar. Sinema bir bilinç oluşturma gücüne sahiptir; ama manipülatif bir güdülemenin değil, özgürleşmenin mekânıdır. En alttakinin, Kristeva’yı anımsayarak söylersek dünya için “abject” olanın sesinin duyulması, görünürlüğün devlet itiş kakışları ve stratejileri üzerinden değil, insan hikâyelerinden bilinmesinin bir yolu da belgesellerden geçiyor.  Ancak ülke olarak öyle sert, travmatik bir dönemden geçiyoruz ki yaratıcılıklarımız, üretimlerimiz bağlamında da sendelemekteyiz. Hemen aklıma gelen İsrail-Filistin savaşlarını anlatan dört film bu dediklerim için sanırım iyi örnekler: Last Enemy, Cenin Cenin, Gazze Hastanesi ve Beş Kırık Kamera, To Shoot an Elephant.

Resmi tarihin taraflı olabileceğini söylüyoruz, ancak belgesellerin tamamıyla tarafsız kalabileceğini düşünüyor musunuz?
Kesinlikle düşünmüyorum; ayrıca bunu iyi bir belgesel için zorunluluk olarak da görmüyorum. Hiçbir yaratıcı eylem tarafsız değildir. Nesnellik ve tarafsızlık meselesi belgesel sinemanın çok eski tartışma alanlarından biridir. Bence artık aşılmıştır da. Belgesel sinema gerçeğin estetik ve etik bağlarla yeniden yorumlanmasıdır; gerçeğin basit bir taşıyıcısı değil. Burada önemli olan gerçeğin nasıl kurulduğu, nasıl anlatıldığıdır. Eski dünyanın merkezi söylemiyle kurduğu öznenin çoktan aşındığı parçalı, akışkan zamanlarda özne de çok parçalıdır. Temsil ilişkileri de aşınmıştır. Dolayısıyla gerçek ve gerçeklikle kurulan ilişkiler de değişmiştir. Tıpkı diğer sanatlar gibi belgesel sinema da bu öznenin hakikat arayışlarının araçlarından biri olarak mutlak ve değişmez olanı değil; gerçeğin parçalarından, görüntülerinden birini yakalamanın çabası içinde olacaktır. Burada önemli olan kameranızı ezen-ezilen ilişkisine hangi açıdan baktırdığınızdır.

Bilgi teknolojisindeki gelişmeler sayesinde önceden ancak festivallerde izlenebilecek pek çok belgesel film, internetle evlerimize kadar girdi. Bu gelişmeler, toplumsal bellekte nasıl bir dönüşüm yarattı?
Dijital mecrayı sonsuz bir özgürlük alanı ya da bir kara delik olarak düşünebilirsiniz. Araçlar ve olanaklar geliştikçe elbette üretme, alımlama ve tüketme biçimlerimiz de doğal olarak değişmekte. Ancak buradaki bilinç değişimi olumlu bir seyir izlemek zorunda değil. Ben kişisel gözlemlerimle izlemediğini düşünüyorum. Teknolojik olanaklar her şey değildir. J. Assman, Kültürel Bellek çalışmasında “bellek furyası” kavramından söz ederken teknolojik gelişmeler sayesinde her şeyi hastalıklı bir biçimde unutmaya karşı depolama refleksiyle dolu olduğumuzu; ama bir yandan insanın hatırlamalarının o ölçüde ve hızla yok olduğunu söyler.  Böyle bir çağdayız. Hastalıklı bir biçimde anları depoluyoruz; ama onlardan hatırlanacak anılar oluşturamıyoruz. Dolayısıyla teknolojinin aygıtları, insanın sistemin söylem çemberinden çıkmasına kolay kolay izin vermiyor.

Asuman Susam kimdir?
İzmir doğumlu olan şair ve yazar, Ege Üniversitesi (EÜ) Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitenin İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema (RTS) Anabilim Dalı’nda “ Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema” çalışmasıyla yüksek lisansını tamamladı. İlk şiiri 1989 yılında Milliyet Sanat Dergisi’nde ve o yılın Genç Şairler Antolojisi’nde yayımlandı. Artful.com sanat portalı için sinema ve edebiyat yazıları yazdı. Şu anda Artcivic.com sanat portalında edebiyat editörlüğü, Kültür Servisi.com’da yazarlık yapmakta. Aynı zamanda Pen ve Cumalı-Seferis Gökyüzü Derneği üyesi olan Susam’ın eserleri: Şiir kitapları: Bir Unutuş Olsun (Piya- 1995),  İhtimal Ki Aşk (Piya-2001), Susunca Sen (Şiirden-2008), Dil Mağarası (Everest- 2012), Kemik İnadı (Can-2015). İnceleme kitapları: 99 Beyit: Divan Şiirinden Seçmeler ve Çözümlemeleri (Can yayınları-2008) Melike Koçak ve Makbule Aras’la birlikte, Yangın Yıllarından Nidâ’ya Ahmet Telli Şiiri (Everest-2010), Toplumsal Belek ve Belgesel Sinema (Ayrıntı- 2015)

Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema
Asuman Susam’ın geçtiğimiz yıl yayımlanan Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema kitabında yazdığı gibi; belgesel sinema ile toplumsal bellek arasında toplumun hafızasını dönüştürecek güçte bir bağ var. Üç bölüme ayrılan kitap da bu bağı irdelerken kişisel belleğin toplumsal bellek tarafından gündelik pratikler içinde nasıl yaratıldığını anlatmakta. Üçüncü bölüme kadar kavramsal ve eleştirel ilerleyen kitap bu bölümde çözümlemelere yer veriyor. Susam, Ayrılığın Yurdu Hüzün ve Yeni Bir Yurt Edinmek, Pippa’ya Mektubum, Devrimci Gençlik Köprüsü, Kadim, Manastır Doğum Yerim, Gelibolu, 19 Ocak’tan 19 Ocak’a, Ölücanlar ve Asya Minor Yeniden belgesel filmlerini toplumsal belleğin yaratımı özelinde inceliyor.