CANNES’DAN GEÇEN “YOL”

Bundan yaklaşık otuz beş sene önce, Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülü ile ayrılan Yol, bugün bile Kürt sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak görülüyor. Kürt halkının geçmişini ve bugününü oluşturan vatansızlık, sınır ve ölüm temalarından beslenen film üzerine tartışmalar hâlâ sürüyor

Yılmaz Güney kendi deyişiyle Yol’u bir “hesaplaşma aracı” olarak görüyordu. Ona film konusunda ilhâm veren, sınırda kaçakçılık yapan ve yıllarca hapiste yatan Urfalı bir mahkûmun hikâyesi oldu. Sonra, kendisini görmeye gelen tüm mahkûmların hikâyelerini en ufak ayrıntısına kadar dinledi. Güney filmin senaryo aşamasını şöyle anlatmıştı: “Senaryo üzerinde çalışırken hayatımı gözden geçirdim, memleketimle hesaplaşmamı yaptım ve anlattığım bütün karakterleri çok sevdim, bana insan nedir sorusu için kendimle yüzleşmemde aracı olmuşlardı”. Yol filmi, yaratıcısı Yılmaz Güney’in kafasında ilk şekillendiğinde filmin adı Bayram’dı, çünkü film İmralı cezaevinde yatan mahkûmların bayram nedeniyle bir haftalık izinlerini kullanmak için dışarıya çıkacak olmalarını konu ediniyordu. Güney’in, film için ilk başta Bayram adını düşünmesinin nedeni ise Türkiye gibi İslam kültürünün hâkim olduğu ülkelerde sevince ve kutlamaya işaret eden bayram üzerinden ironi yapmak istemesiydi. Filmde mahkûmlar bayram sebebiyle dışarı çıkmalarına rağmen cezaevinin dışında da içeride oldukları hissine kapılıyorlardı, çünkü Yılmaz Güney filme öyle bir bakış getirmişti ki “içerisi” ve “dışarısı” kavramları yer değiştirdi.

Filmde Geçen Bazı Metaforlar

Filmin daha ilk sahnelerinde otorite ses ile ifade edilir, bu sesin kaynağını göremeyiz ancak düzeni kontrol etmeye yönelik yaptığı açıklamaları duyarız. Otorite tıpkı Tanrı gibi sözler üzerinden var olur ve insanlara korku verir. Filmde kullanılan bir diğer imgesel anlatım muhabbet kuşudur. Bir kafesin içinde duran muhabbet kuşu, yine kafesin bir kafesin içinde yaşayan Yusuf adlı mahkûmun elinde dışarıya açılır. Muhabbet kuşu, kader mahkûmlarının bedensel tutsaklıklarından öte kendi içlerinde yaşadıkları tutsaklığı temsil eder çünkü filmden anladığımız kadarıyla mahkûmlar sadece cezaevinde değil aynı zamanda da özel hayatlarında hapsolmuşlardır. Seyit Ali’nin ağrıyan dişi ise filmde kullanılan bir diğer metafordur. Ağrıyan diş, otoritenin birey üzerinde yarattığı acıyı temsil eder. Tıpkı kurulu düzenin eski yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılması gibi, dişi tedavi etmek için geleneksel bir yöntem tercih edip kızgın demirle dişi dağlarlar. Geleneksel yöntem başarılı olmaz, tedavinin ardından Seyit Ali’nin dişi tekrar ağrımaya başlar. Güney belki de sansür nedeniyle sistem eleştirisi yapmak için böylesine derin bir anlatım biçimine başvurur.

Gelenek Bireyi Hapsediyor

Yol filminin en önemli sahnelerinden biri de filmin afişine konu olan Seyit Ali ve ailesinin çıktığı yolculuktur. Seyit Ali, töre tarafından fahişelik yaptığı öne sürülen eşini öldürmekle görevlendirilir. Eşi Zine’ye onu dağdaki köyden şehir merkezinde ağabeyinin yanına götüreceğini söyler ve böylece eşi ve oğluyla birlikte karlı yollara koyulurlar. Seyit Ali sert hava koşullarına dayanamayan atını silahıyla vurmak zorunda kalır. Ardından eşi de dondurucu soğuğa dayanamaz ve geride kalır, oğlu Seyit Ali’ye annesini neden geride bıraktıklarını sorar. Güney, törelerin isteği üzerine Seyit Ali’nin, eşini ölüme terk ettiğini anlatarak bireyin nasıl geleneklerin tutsağı haline getirildiğini vurgular. Seyit Ali, oğluyla birlikte ilerlerken kendi içinde yaşadığı çelişkiler üzerine geri döner. Eşini kemeriyle kırbaçlayarak onun hayatta kalması için uğraşır, ancak ölmesine engel olamaz. Bedeni otorite tarafından hapsedilen Seyit Ali’nin zihninin gelenek tarafından hapsedilmesi, Güney’in çarpıcı anlatımıyla Yol’un en önemli parçası olur.

Yılmaz Güney’in Zaferi

Adana’da topraksız bir köylü ailenin çocuğu olarak doğan Yılmaz Güney’in, sinema salonunda gösterilen filmlerin afişlerini sırtına asıp sokaklarda reklamını yaparak daha çocuk yaşta başladığı sinema serüveni, Yol filmi sayesinde Cannes’a dek uzanır. Türkiye’de sansüre yenilen Yol, Cannes Film Festivali’nde ödül alan ilk Türkiye filmi olur. Aslında Yılmaz Güney, kendisinin de söylediği gibi Türk filmleri değil, Türkiye filmleri yapar: “Ben kendi filmlerimi Türk filmi, kendi sinemamı da Türk Sineması olarak görmüyorum. Ben, Türkiye Sineması’nı kurmanın, oluşturmanın ilk adımlarını atıyorum. Türkiye çokuluslu bir ülkedir. Bu nedenle, sosyal çelişmeler, ulusal farklılıklar nedeniyle, Türk filmi değil, Türkiye filmi yapmak, Türk Sineması değil, Türkiye Sineması kurmak zorundayız”.