SİNEMA VE TOPLUMSAL BELLEK

Yaşamın her anında “ben” ve “öteki” arasındaki ilişki temsillerle yeniden üretiliyor. Sinema, kalıp yargıları yeniden yaratmanın yanı sıra alternatif bir bakış da sunuyor. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili tarih kitaplarında yazılmayan pek çok gerçekliği Roman Polanski Piyanist, Roberto Benigni ise Hayat Güzeldir filmiyle hafızalara kazıyor. Peki, savaş ve göç gibi olgularla yüzleşme sağlayan sinema toplumsal hafızayı nasıl koruyor?

 Gerçekliği yeniden üreten, soyutu görünür kılan önemli kaynaklardan biri: Sinema. Tarihin, belleğin ve kimliğin yeniden yaratımında toplumsal yüzleşmeyi sağlayabileceği gibi propaganda aracı olarak da kullanılabiliyor. Otoritenin elinde bilgiyi manipüle edip sanat süsü veren bu yöntem Nazi Almanyası’nda Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ile özdeşleşse de sinema propaganda konusunda Soğuk Savaş döneminde yükseliş gösteriyor. Savaş, göç, soykırım gibi olgular, sinemada nasıl temsil ediliyor ve nasıl bir yeniden yaratım süreci geçiriyor?

Propaganda aracı olarak sinema
Hitlerin şansölye olarak seçildiği 1933 yılı sonrası tehdit altında olan sinema emekçileri Almanya’yı terk etti. Ülkedeki diğer sinemacılar da Goebbels yönetimindeki Reich Sinemacıları Birliği’nin kontrolüne girdi. Sansürün yaygınlaştığı bu dönemde sinema, kitleleri manipüle edecek bir araca dönüştü. Goebbels, devlet eleştirisini ve yabancı filmlerin gösterimini yasaklayarak devlet ideolojisini halk ideolojisine dönüştürmesi için sinemayı kullanıyordu. Burada, aynı ülke içinde farklı kimlikleri çatıştıran sinema, Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında mücadele alanlarından biri hâline geldi. Hollywood geleneğinden doğan kahramanlık filmleri de dünyanın Amerikan yaşam biçimini benimsemesinde etkili olurken komünizmi SSCB ile bağdaştırarak sinemayı olduğundan daha da politikleştirdi.

Toplumsal yüzleşme
Her toplumun tarihinde ötekiyi “ben”den ayıran bir soykırım hikâyesi var. Yahudi katliamı da soykırım tarihinin bilinen en önemli örneklerinden biri. İbranice’de “yıkım” olan Shoah’dan adını alan, Claude Lanzmann’ın yönetmenliğini yaptığı belgesel film bu katliamı tanıklıklar ile aktarıyor. Yahudilerin Nazi Almanyası tarafından Polonya’nın işgali sırasında kamplara götürüldüğünü röportajlar ile ele alıyor. Lanzmann 2004’te belgeselin İstanbul’daki gösteriminde, Shoah’da anlatılanların gerçekliğini, “Kadınların gaz odalarına götürülürken saçlarının kesildiğini tarihçiler bilmiyordu” diyerek belirtmişti. Lanzmann’ın “unutuşa karşı bir siper” olarak tanımladığı sinema, propaganda rolünün yanı sıra geçmişi günümüze taşıyarak, ülkeler yaptıkları soykırımları kabul etmeseler dahi, toplumsal yüzleşme sağlamaya devam ediyor. Türkiye’de de 1915 Olayları ve tehcir olarak adlandırılan, Ermeni Soykırımı olarak bilinen olay devlet tarafından kabul edilmiyor. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamları ve 6-7 Ekim olaylarıysa tartışılmaya devam ediyor. Türkiye’yi toplumsal ve politik alanda etkileyen bu olaylar devletten kabul görmediği gibi sinemada da yeterli derecede temsil edilmiyor. 12 Eylül Darbesi’nde Yılmaz Güney’in tüm filmleri yasaklandı, filmin yönetmeni Şerif Gören de dönemde işkence gören sinemacılardan biri oldu. Belki de bu yüzden resmi söylemleri yeniden inşa etmeyen Güney’in Yol filmi güncele hitap etme özelliğini günümüzde de koruyor. Sinemada mülteci temsilleri Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle yaşadığı bölgeyi terk etmek zorunda bırakılan insanlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan daha fazla nüfuslu bir mülteci kitlesi oluşmasına yol açtı. Devletlerin sınır politikaları mültecilerin iltica hakkını ortadan kaldırırken, güvencesiz yollardan göçe zorlanan çok sayıda mülteci hayatını kaybetti. Buradan doğan ihtiyaçla savaş ve göç konuları sinemada yeniden işlenmeye başladı. Tam da bu noktada sinema, devletleri olmasa bile, halkın harekete geçmesinde rol oynadı. Ancak, toplumsal sorunlardan ayrı tutulamayan sinema dünyanın pek az yerinde mülteci konusunun işlenmesini sağlayabildi. Avrupa kendinin dâhil olduğu savaşları sinemanın kilometre taşlarından sayarken Orta Doğu’da yaşanan savaşlar göçmenlik olgusuyla kurulmuş ABD’de dahi yeterli etkiyi uyandırmadı. Suriye Savaşı başlamadan önce Alejandro González Iñárritu, yönetmenliğini yaptığı Biutiful filminde mülteci işçilerin hayatlarına yer vermişti. Savaş sonrasında da mültecileri anlatan güçlü filmler ortaya konuldu, ancak bunlar görünür hâle gelemedi. Göçmen bir ailede yetişen yönetmen Nasri Hajjaj’ın Mor Tarla (The Purple Field) kısa filmi de yeterince gündemde yer almayanlardan biri oldu. 14 yaşındaki Filistinli Tamer İsmail’in Avrupa’ya iltica sürecini anlatan film, Avusturya’da yaşayan bazı yurttaşların yardımıyla finanse edildi. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Dubai Film Festivali’nde gösterimi yapılan film, haberlerde sayılarla betimlenen her mültecinin ayrı yaşamı olduğunu hatırlattı. Geçtiğimiz ay Avusturya, hükümetin mülteci sayısının ani artışı karşısında olağanüstü hal ilan etme ile polisin mültecileri gözaltına alma, tutuklama ve sınır dışı etme yetkisini onayan tasarıyı kabul etti. İltica hakkını ortadan kaldıran sınır güvenliği, mültecilerin insanca yaşama haklarını da ellerinden alırken sinema bir nebze de olsa bu yola ışık tutuyor. Sinema, devletlerin sınırlara çektikleri tel örgüleri yere çalarak alternatif bir bakış sunuyor.