GÜNAHIM, RUHUM, LO-Lİ-TA

Nabokov’un ahlâki yargıları yerle bir ettiği romanı Lolita, iki beyazperde uyarlamasının ardından sinema dünyasında da adından çokça söz ettirdi. Nabokov, Humbert’e öyle bir karakter yükledi ki okuyucular pedofili tartışmasını geride bırakıp onu Lolita’ya duyduğu aşkla anımsar oldu. Lolita ise kitapta dilsizdi, ardından sesini duyurmak için başka yapıtlarda yer edindi. Peki, kitap ve filmlerle zihnimizde yer edinen “Lolita” bize ne ifade ediyor?

Vladimir Nabokov’un başyapıtı olarak bilinen, dünyaca ünlü roman Lolita (az bilinen adı ile Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları) Fransız dil profesörü Humbert Humbert’in, “Lolita” adını verdiği henüz on iki yaşındaki Dolores’e olan aşkını, tutkusunu, saplantısını konu alıyor. İlk kez 1955 yılında Fransa’da yayımlanan Lolita, konusu itibariyle döneminde fırtınalar koparan, tartışmalı bir eserdi, ancak yazarın konuyu ele alış biçimi sayesinde tüm okuyucuları kendine hayran bıraktı.  Romanın sergilediği hayat anlayışı, dramatik yapısı ve gerçekçiliğinden etkilenen Stanley Kubrick, 1962’de Lolita’yı filme uyarladı. Sinemaseverler kitap uyarlamaları konusunda çoğu zaman hayalkırıklığına uğrasa da Kubrick uyarlaması çok beğenildi. Lolita isminin bütün dünyada Nabokov’dan daha ön planda yer almasının nedenlerinden biri de filmin başarısıydı. Bazı film yazarları Lolita’nın pornografi olduğunu iddia etseler de Kubrick, bu eserin çok acıklı ve dokunaklı bir aşk öyküsü olduğunu düşünüyordu.

Kubrick’in Lolita’sı bizi kitabın final bölümüyle karşılar, film boyunca bizi nasıl bir yolculuğun beklediğini daha ilk sahnede öngörmek olasıdır. 1962 yapımı Kubrick uyarlaması olan Lolita’nın başarısı, filmin senaristliğini Nabokov’un bizzat kendisinin üstlenmesinden bağımsız düşünülemez. Öyle ki Vladimir Nabokov, “en iyi uyarlama senaryo” dalında Oscar ödülüne aday gösterilmişti. İlk sinema uyarlamasının ardından dünya çapındaki ününe ün katan Lolita, 1997 yılında Adrian Lyne tarafından yeniden sinemaya uyarlandı. Kubrick yapımına kıyasla, Lolita’nın Adrian Lyne imzalı uyarlamasında romanın psikolojik ve sosyolojik yapısı göz ardı edilerek erotizm vurgulandı.

Lolita bize neler söylerdi?

Nabokov’un Lolita hakkında aldığı en sert eleştirilerden biri de kitapta Lolita’nın karakterine derinlemesine inmeyip sesine yer vermemesiydi. Buna karşılık 1995 yılında Lo’nun Günlüğü‘nü yazan Pia Pera aynı hikâyeyi Lolita’nın açısından ele aldı. Pera, kitapta Lo’nun yazar Gerald Sue Filthy’e duyduğu aşkı, Humbert tarafından kaçırılıp uzun bir seyahate zorlanmasını ve kendisini bir seks kölesi olarak hissetmesini anlattı. Pera, kitabını Humbert’in hastalanması üzerine Lo’nun özgürlüğüne kavuşmasıyla bitirdi. Lo’nun Günlüğü, on iki yaşındaki Lo’nun diliyle örtüşmediği için okuyucular tarafından beğenilmedi, ancak kitabın orijinaline feminist bir alternatif sunduğu için ilgiyle karşılandı.

Gerçekte Lolita hangisi?

Humbert’in dediği gibi belki de Lolita, onun deli gibi sahip olduğu değil, kendi yarattığı düş varlığı bir Lolita’ydı. Nabokov’un betimlediği güzellikle yırtıcılığın örtüştüğü bir beden, Adrian Lyne’ın çizdiği kırmızı rujlu küçük kız portresi, Kubrick’in kadrajında uzanan kalpli güneş gözlüklerinin ta kendisiydi. Aslında Lolita sadece üç heceydi:

Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, LoLiTa; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. LoLiTa.”