YATAĞAN KÜLTÜRÜ: DİRENİŞ

Yatağan enerji ve maden işçilerinin özelleştirmeye karşı verdikleri mücadele ilk değil. Bunun örneklerini 1997 ve 2000 yıllarında verilen özelleştirme kararına karşı gösterdikleri direnişte de görmek mümkün. 16 Eylül 2013’te başlayan direniş, işçi sınıfı mücadelesi adına bir umut taşıyor. Özelleştirmenin bir devlet politikası haline geldiğini vurgulayan işçiler, aynı zamanda halkın da direnişe destek verdiğini söylüyorlar. Yatağan işçilerinin mücadelesi başladığı günden bugüne kadar Türkiye’nin diğer illerindeki emekçileri de örgütledi. Özellikle, işçilerinin Ankara Kurtuluş Parkı’nda gerçekleştirdikleri direniş nöbetine, Zonguldak maden işçileri ve birçok üniversite öğrencisi katıldı.  Aynı zamanda geçtiğimiz 1 Mayıs’ta gerçekleştirilen yürüyüşe sendika ve gençlik örgütlerinin de katılımı büyüktü. Son olarak, 13 Mayıs’ta 307 maden işçisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlana Soma faciasının ardından, Yatağan işçileri ‘madencilerin katilleri özelleştirmedir’ sloganıyla gerçekleştirdikleri eylemlerle direnişlerini güçlendirdiler.

250 günü geçti!

Direnişin 237. Gününde Ünivers ekibi olarak Yatağan Termik Santrali’nin önündeki “Direniş çadırı”na konuk olduk. İhalenin yapıldığı hafta olması sebebiyle birçok işçinin Ankara’da bulunmasına rağmen çadır biraz boş olsa da yine de emekçiler boş bırakmamıştı burayı. Santral çalışanlarından Yakup Koç derdini anlatmaya gönüllü oldu. Birçok haberde okuduğumuzun aksine özelleştirmenin kendisine neler getireceğini, hayatını nasıl etkilediğini ve etkileyeceğini anlattı. Malatya’nın Güdürlü Köyü’ndenmiş Koç, “Kırsal kesimin çocuğuyum anlayacağınız” diyor kendisi için. Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde öğretmenlik okumuş, son sınıfa geldiğinde ataması olmadığı için KPSS’ye girip Yatağan Termik Santrali’nde bakım servisini kazanmış. İşe girmeden önce işçilerle ilgili dedikodular duyduğunu söylüyor Yakup Boz, “Bir işi 10 kişi yapar, yani rahat iş” gibi… İşe girdiğinde ise bunun gerçek olmadığını gördüğünü, bir arıza halinde o işçilerin hepsine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Hatta, işleri aksadığı zaman eve gitmediği bile olurmuş. Çocuğu kafasının üstüne düştüğünde hastanede bile kalamamış, işine gitmek zorundaymış. Normal şartlarda olsa 2-3 gün çocuğunun yanında kalması gerekirmiş. Kalamama sebebi ise basit; özelleştirme. “Devlet kuruluşu olursa rahat ediyorsun çünkü izin hakkın var, mesailerin sözleşmende belli” diyor  konu hakkında.  Eğer özelleştirme gerçekleşirse sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda kalacakmış, bu durumda bile zaten evine gidemediği geceler olduğu halde. Taşeron işçilerin durumunu anlatıyor Yakup Boz, üzülüyor onlar için hem ucuza hem de gece gündüz çalıştıkları için ve ekliyor “Burası açıldığından beri taşeron işçiler vardı, sadece  zamanla sayıları arttı. Neredeyse kadrolu işçiler kadar taşeron işçi var.” Birçok taşeron işçiyi sendikaya bağlamayı başardıklarını fakat yine de direnişin en başında da taşeron işçilerin biraz daha destek vermeleri gerektiğini söylüyor. “Yine de katılmayanların durumlarını anlayabiliyorum” diyor, çünkü daha önceki bir eylemde kamerayla tespit edilen 60 kadar işçi işinden olmuş. “Biz santral işçisiyiz, Allah kimseyi maden işçisi olmak zorunda bırakmasın, o konuya hiç girmeyeyim”diyor, dertleniyor, biraz da sinirleniyor ve çayını tazeleyip anlatmaya devam ediyor. Sitemle, “Ben 7 yıldır burdayım arkadaşım!” diyor. Bu süre zarfında işin ancak %30’unu öğrenebildiğini söylüyor. Özelleşme olduğu takdirde işten atılırsa, 4/C maddesi olduğu için şanslı gibi görünüyormuş ama aslında tam tersiymiş, devlet işten atılması halinde ona 3 şehir seçme ve oradaki herhangi bir işe atanmasını garanti ediyormuş. Daha da sinirleniyor Yakup Boz, tekrar öğretmenlik okuduğunu hatırlatıyor ve “Önce beni yerimizden edecekler, çocuğum ve eşimle birlikte düzenim bozulacak. Üstüne ben öğretmenlik okuduğum ve atanamadığım halde beni bir okula, hükümet konağına veya bir hastaneye atayacak. Atayacak dediğime bakmayın, hademe olarak atayacak.  Aynı okulu okuduğum bir arkadaşım yan sınıfta ders verirken ben anca tuvalet temizleyebileceğim. İstersen bana 10 bin TL maaş ver, yine de kaldıramam bu denli bir aşağılanmayı. Ailem benim okuyabilmem için koyunlarını sattı. Ben nasıl bakarım ailemin yüzüne!” diyor.

4/C maddesi nedir?

657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 4/c maddesi ile tanımlanan çalışma yöntemidir.  2004 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe konulan madde ile bir yıldan az süreli ya da mevsimlik hizmet veren ve sözleşme doğrultusunda karar verilen görevlerde ve çalışma sınırları içinde sözleşmeyle çalıştırılan işçi sayılmayan emekçileri kapsar.  Bu statüde çalıştırılan emekçiler, maddenin Devlet Memurları Yasası başlığı altında bulunmasına rağmen, ne devlet memuru ne işçi statüsüne sahiptir. Aynı zamanda sözleşme , 11 aylık bir süreci kapsayarak, emekçilerin kıdem tazminatı, yıllık izin, ikrâmiye ve diğer haklarını da elinden alır.  Kısacası özelleştirilen kamu işletmelerindeki işçileri, güvencesiz, düşük ücretle ve özlük haklarından yoksun bırakarak başka kamu işletmelerinde çalıştırmanın bir yolu olan 4/C hukuksuz işçi çalıştırmanın da yolunu açmıştır. 2010 yılında Ankara’da 78 gün süren Tekel işçileri direnişine neden olan 4C kanunu, direnişin ardından Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu oybirliğiyle Anayasa Mahkemesi’nden maddenin iptalini istedi. Ancak Anayasa Mahkemesi’4/C” maddesinin iptali istemini oy çokluğuyla reddetti.  

Yakup Boz’u dinledikten sonra Mutlu Akseki ile buluşmak için lojmanların yolunu tuttuk. Akseki, YEAŞ Yatağan Termik Santrali’nde yedi yıldır kazan bakımında çalışıyor. Aynı zamanda İşçi Partisi genel kurul üyesi ve işçilerin arasında direnişin örgütlenmesinde aktif rol oynayanlardan biri. Direniş süreci ve sonrası hakkında kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

-İşçilerin “işçi sınıfı” bilincine yabancılaştığını sık sık duydum Yatağan’da bu doğru mu?

M.A: Kişi, işçi olduktan sonra sınıf kimliğini hatırlaması durumunda işçi bilinci de değişecektir. Toplumsal düşünme meselesi işçi sınıfının kendi kimliğini hatırlamasıyla olabilecek bir şey. Yatağan işçisi direnerek Türkiye genelinde büyük başarılara imza atıyor. Buradaki her işçi ustasından mesleğin yanı sıra direniş kültürünü de öğreniyor.

-Sendikalar bu bilincin öğretilmesi konusunda yardım edemez mi?

M.A: Aslında burada en büyük rol sendikaların. Sendikalar işçiye, işçi olduklarını anlatmıyor. O pencereden dünyaya bakması gerektiğini söylemesi gerekiyor. Türkiye’deki sendikal anlayışın düzenlenmesi ve doğru noktaya sokulması gerekiyor. Sistem öyle bir halde ki, işçi çalışsın, sendikacı yaşasın gibi işliyor düzen.

-TÜRK-İŞ’in durumuna işçinin bakış açısı nedir?

M.A: TÜRK-İŞ bu meseleyi çözme iradesi gösterirse çözebilir. O yüzden çok kilit bir noktada TÜRK-İŞ. Üretimden gelen büyük bir kuvveti var sendikaların o yüzden hiçbir sendikayı karşımızda olarak değerlendirmemeliyiz.

-Yatağan işçisinin özelleştirmeye karşı yaptığı direnişin Türkiye’de ne gibi etkileri olduğunu düşünüyorsun?

M.A: Türkiye’de birçok yer özelleştirildi kimsenin sesi çıkmadı. Yatağan işçisi bu açıdan bir ön cephe. Eğer burası başarıya ulaşırsa bundan sonraki süreçte yapılacak birçok eylem için örnek olacak.

-Kazova işçileriyle kendinizi karşılaştırdığınızda ne gibi farklar görüyosunuz?

M.A: İşçiler ülkenin değişik yerlerinde lokal bir mücadele yürütüyorlar. Bizi bir araya getirecek bir ortam yok. Kazova’yla farkımıza gelince, biz buranın devletin elinde kalması için mücadele ediyoruz. Kazova’daki durum harika. İşin gerçek sahipleri işin başında. Ama bu bir model. Bu modelin de geliştirilmesi gerekiyor.

Mutlu Akseki’nin de söyleşimiz sırasında bahsettiği TÜRK-İŞ Genel Başkanı Ergün Atalay’ın  Yatağan işçilerinin direnişine destek verdiğini açıkladığı o metnin bir kısmı:

Konfederasyonumuz üyesi Tes-İş ve Türkiye Maden-İş Sendikalarımıza üye işçilerimiz, bir süredir Yatağan, Kemerköy ve Yeniköy Termik Santralleri ile Güney Ege Linyit işletmelerinin özelleştirilmesine karşı mücadelelerini sürdürüyorlar. Geçtiğimiz ay içinde, bölgeye yaptığım ziyaret nedeniyle yapılan geniş katılımlı toplantıda, yalnızca işçilerimizin değil, esnafından muhtarına, sivil toplum kuruluşlarından iş adamına kadar tüm bölge halkının bu özelleştirmeye karşı olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bölge halkı, ülkemizde bugüne kadar yapılan özelleştirmelerin, işsizliği ve yoksulluğu körüklediğini, enerji gibi stratejik bir alanın, özel sektörün eline verilmesinin ülkemiz ve bölge açısından sakıncalarını gerekçeleriyle ortaya koymaktadır.

….

Hükümetin ve bölgenin en yetkili makamlarıyla bu konuya ilişkin görüşmelerimiz devam etmektedir. Sorunun bir an önce çözümü için TÜRK-İŞ üzerine düşen görevi yerine getirecek, özelleştirmeye karşı direnen Yatağan, Kemerköy ve Yeniköy işçilerinin yanında olmaya devam edecektir”

 

Söyleşinin ardından Mutlu Akseki’nin yanından ayrıldık. Günün sonuna doğru direniş sürecinin sendikal boyutunda neler yapıldığını ve yapılabileceğini konuşmak üzere Türkiye Maden-İş Sendikası Yatağan Şubesi’ne gittik.  Maden-İş Sendikası Yatağan Şubesi İşyeri Baş Temsilcisi Ahmet Çakır sorularımızı yanıtladı.

-Sendikaların direnişteki rolünü anlatabilir misiniz?

A.Ç: Sendikalar bu tarz sorunları ele alıp, genel merkeze taşıyıp, sonuç almakla yükümlüdür. Biz de bunu yaptık ve TÜRK-İŞ’ i önümüze aldık. TÜRK-İŞ’de artık kendi menfaatlerini düşünmüyorsa bir şeyler yapmak zorunda. Ergün Atalay işçinin haklarını korumak konusunda daha istekli ama bu da yeterli değil.

-İhale sürecini de hesaba katarsak direniş nereye kadar devam edecek?

A.Ç: Ben hiç bir zaman özelleştirmeyi ikinci şık olarak değerlendirmedim. Böyle bir şey olmayacak.  Yatağan’ın kültürü direniş. Biz burayı teslim etmemekte kararlıyız. Direneceğiz ve kazanacağız.

-Sendikaların ihale sürecine doğrudan dahil olup buralara talip olması sizin için alternatif bir çözüm olamaz mı?

A.Ç: O zaman bizim ihaleye giren 6 firmadan ne farkımız kalır? Biz de sermaye olmuş oluruz böylece… Ben özelleştirme yapılan yerlerin ihalelerine girenleri “akbaba” olarak görürüm. Eğer biz ihaleye girersek biz de bir “akbaba” oluruz. Seyit Ömer ve Kemerköy’deki santraller inanılmaz ucuz fiyata satıldı. Buralar sadece santral de değil. İçlerinde lojmanlar, gayrimenkuller hatta liman var. Biz kamunun malı kamuda kalsın istiyoruz, diğer türlüsü etik ve doğru olmaz.

-Direnişe herkes destek veriyor mu Yatağan’da?

A.Ç: Bizim şuanda Ak Parti’nin ilçe yönetiminde olan dört tane arkadaşımız var. Onlar eylemlere destek vermiyorlar. Siyasi açıdan bilinçli olarak orada duruyorlar çünkü insanların direncini kırmak istiyorlar.

-Hükümete bir tepkiniz var haliyle…

A.Ç: Tabii ki. Özelleştirdikleri yetmiyor gibi bir de hazine garantisi veriyorlar. Örneğin, burayı bir şirket alıyor ve sonra ben bu parayı ödeyemeyeceğim diyor. Ancak hükümet bu borçları ödemeye kefil oluyor. Bununla da bitmiyor, buradaki santrallerin baca gazı arıtma sistemleri şu anda faal. Bu sistem ürettiği elektriğin %10’unu baca gazına harcamak zorunda. Burada devlet yine araya girip işi çözdü. Burayı alacak olan şirket bu arıtma sistemini kullanmak zorunda değil. Sağlık açısından çok ciddi sıkıntılara yol açabilecek bir sorun bu. Geçmişte insanlar Yatağan’dan geçmek istemezdi pis havası yüzünden. Kanser vakaları da almış başını gitmişti. Aynı döneme geri döneceğiz anlayacağınız.

-Tüm sendikalar neden ortak bir tepki veremiyor ?

A.Ç: Şu şekilde açıklayacağım: “Senin oturduğun koltuktan bir kaygın yoksa, zaten sendika olarak özelleştirmenin karşısındasındır.” Sendikaların hükümetle olan ilişkileri sorgulanmak zorunda. Yani sendikalar ve hükümet arasında mesafe olmak zorunda. Ama AK Parti’nin uyguladığı politikalar sebebiyle maalesef aralarında “mesafe” kalmadı. Hükümet “denetlerim” dediği anda herkes korkuyor. Ancak bu denetlemeden korkun yoksa karşı durabiliyorsun.

Konunun muhataplarının açıklamalarının ardından direniş hala devam ediyor ve 250 günü aştı. Ünivers ekibi olarak 12 Mayıs Pazartesi günü Yatağan işçilerinin direnişinin yanındaydık. 13 mayıs Salı günü ise özelleştirilmiş bir madenden,  Soma Karanlıkdere Madeni’nden korkunç haber geldi. Yakup Boz’un maden işçileri hakkında söylediği şey aklımıza geldi, yüreğimiz, içimiz yandı.