İlkiyle ses getiren, Medya ve İletişimciler Derneği ve Medya Kulübü’nün düzenlediği ‘Medya Günleri’nin ikincisi, 13-16 Ekim’de İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde gerçekleşti.

Medya ve İletişimciler Derneği ve Medya Kulübü’nün ortaklaşa düzenlediği Medya Günleri, 13-16 Ekim tarihleri arasında İzmir Ekonomi Üniversitesi konferans salonunda yapıldı. 2. Medya Günleri, 13 Ekim’de Medya ve İletişimciler Derneği (MİD) Yönetim Kurulu Başkanı Çağrı Öner’in ve İzmir Ekonomi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Ekrem Demirtaş’ın açılış konuşmasıyla başladı. Derneğe desteklerini görev saydıklarını belirten Demirtaş, derneğin etkinliklerinin devamını beklediğini belirtti.

Medya Günleri’nin ilk paneli, BİANET’ten Haluk Kalafat’ın kolaylaştırıcılığını yaptığı ‘Medya ve İletişim Etiği’ oldu.  Panelde aynı zamanda Gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı, Ankara Üniversitesi’nden Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülseren Adaklı, Koç Üniversitesi’nden Öğretim Üyesi ve Yurt Gazetesi Yazarı Dr. Cüneyt Ülsever ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’ndan (TGS) Emine Uyar konuşmacı olarak yer aldı. ‘Basın ahlakı’ değil ‘basın etiği’ konusu çerçevesinde gerçekleşen ilk panelden sonra, medyadaki sansür ve otosansür tartışıldı. Türkiye’deki sansürün tarihinin, gazetecilerin sansür karşısındaki tavırlarının ve sansürün hukuki boyutunun ele alındığı ‘Medya ve Sansür’ paneli, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Zafer Fehmi Yörük’ün kolaylaştırıcılığında gerçekleşti. Panele İstanbul Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nezih Erdoğan, Avukat Fikret İlkiz, Çağdaş Hukukçular Derneği’nden (ÇHD) Avukat Selçuk Kozağaçlı ve Gazeteci Tuğrul Eryılmaz katıldı. Medya Günleri’nin ilk günü Keçi Edebiyatı Dergisi’nden Halil Türkden’in söyleşisiyle son buldu.

İkinci gün, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Mahmut Çınar’ın kolaylaştırıcılığını yaptığı ‘Medya ve Ötekileştirme’ paneli ile başladı. Evrensel’den Özer Akdemir, BirGün’den Barış İnce, dokuz8haber’den Gökhan Biçici, Milliyet’ten Belma Akçura ve yazar Ahmet Talimciler, son zamanlarda ötekileştirmeyle beraber artan nefret söylemlerine değindiler. İkinci gün ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’ paneli ile son buldu. Fanatik’ten Cem Dizdar, spor yorumcusu Fatih Atlay, Taraftar Hakları Derneği ve bir çok taraftar grubunun katılımı ile gerçekleşen panelde; endüstriyel futbol, Pasolig ve siyaset ile futbolun ilişkisi tartışıldı.

Üçüncü günün ilk paneli, Atilla Taş’ın ve Bahçeşehir Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Fırat Erdoğmuş’un katıldığı ‘Sosyal Medya Kullanımı’ydı. Bu eğlenceli panelden sonra ‘Yeni Sinema’ konusu altında Aykut Elmas, Ayberk Olgay, Halil İbrahim Göker, Melike Çerçioğlu Bilgiç ve Uğur Can Akgül dinleyicilerle buluştu.

Medya Günleri’nin son günü, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Aras Özgün’ün kolaylaştırıcılığını yaptığı ‘Medya ve Sinema’ paneliyle başladı. Bilkent Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Andreas Treske, Beykent Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Zeynep Özarslan, Ankara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sevilay Çelenk, Hrant Dink Vakfı ve Vicdan Filmleri’nden Özge Kantarcı ve Yaşar Üniversitesi’nden Zeynep Oral, akademik açıdan sinemayı anlatan ve sinema sektörünün geçmiş ve gelecekteki durumunu ortaya koyan konuşmalar yaptılar.

Dört gün süren Medya Günleri’nin son paneli, 6:45 yayın evi yazarlarının katıldığı ‘Edebiyat’ paneli ile son buldu.

————————————————

Basın Ahlakı Değil Basın Etiği

Medya ve İletişimciler Derneği’nin İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde düzenlediği 2. Medya Günleri, Medya ve İletişim Paneli ile başladı.

Medya ve İletişimciler Derneği (MİD) tarafından bu yıl ikincisi organize edilen “2. Medya Günleri” Medya ve İletişim Etiği paneli ile 13 Ekim günü başladı. İzmir Ekonomi Üniversitesi Konferans Salonu’ndaki organizasyon 16 Ekim Perşembe gününe kadar devam edecek.

Medya Günleri’nin açılış konuşmasını yapan MİD Yönetim Kurulu Başkanı Çağrı Öner, derneklerinin ana akımda yer alan söylemlere karşı mücadele verdiğini ve iletişim sektörüne farklı bir soluk getirmeyi görev edindiklerini ifade etti.

Öner’in ardından kısa bir konuşma yapan İzmir Ekonomi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Ekrem Demirtaş, 2010 yılından bugüne MİD’in yaptığı organizasyonlarda derneğe desteği görev kabul ettiklerini kaydetti. Demirtaş ayrıca, MİD’in şu ana kadar çok iyi etkinlikler düzenlendiğini ve bunların devamını beklediklerini de belirtti.

2. Medya Günleri’nin ilk panelinde “Medya ve İletişim Etiği” konusu irdelendi. Kolaylaştırıcılığını bianet Genel Yayın Yönetmeni Haluk Kalafat’ın yaptığı panelde gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülseren Adaklı, Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Yurt Gazetesi Yazarı Dr. Cüneyt Ülsever ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’ndan (TGS) Emine Uyar konuşmacı olarak yer aldı.

Adaklı etik konusunda teorik bir çerçeve çizerken, Dağıstanlı basın üzerinde Osmanlı’dan günümüze uygulanan baskıyı özetledi. Ülsever ise meslek yaşamındaki örneklerden bahsetti. Uyar’ın konuşması gazetecinin örgütlenme sorunlarıyla basın etiği arasındaki ilişkiyi üzerineydi. Oturumun bitiş konuşmasını yapan Kalafat, neden basın ahlakı değil, basın etiği denildiğini açıkladı.

Adaklı: Bu kadar sınırlı koşullarda habercilik yapmak imkânsız

Panelin ilk konuşmacısı Doç. Dr. Gülseren Adaklı oldu. Adaklı, medyanın en can alıcı bölümünün gazetecilik bölümü olduğunu ve bu sebeple de habercilik etiğinin bu alanda çok tartışıldığını ifade etti.

Söz konusu alanda gazeteciyi sınırlandıran bazı alanların da mevcut olduğunu belirten Adaklı, “Ölüm tehlikesi, yasal sınırlılıklar, reklam verenler ve büyük sermayeler, medya patronları, polisiye uygulamalar ve devletin kendi işlerini korumak için kurduğu yapılar gazeteciyi sınırlandıran alanlardır” diye konuştu.

Medya çalışanlarının sübjektif alanları doldurması gerektiğine inandığını belirten Adaklı, “Bir bilgi işçisiyseniz kendinizi bilgiyle donatmalısınız” dedi. Tüm medya çalışanlarının kendisini geliştirmeye ihtiyacı olduğunu aktaran Doç. Dr. Gülseren Adaklı, bu kadar sınırlı koşullarda da habercilik yapmanın imkânsız olduğunun altını çizdi.

Dağıstanlı: Gazetecilik yaparken mücadele etmek gerek

Adaklı’nın ardından konuşan Gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı sözlerine İngiliz şair ve hiciv yazarı John Milton’un ‘Areopagitica’ adıyla daha sonra kitaplaşan ifade özgürlüğünü savunan konuşmasından söz ederek başladı.

Dağıstanlı John Milton’ın 1644 yılında “Areopagitica”yı bir meclis söylevi olarak yazdığını hatırlattı. Sansüre karşı en önemli savunmalardan biri olduğunu söylediği bu söylevin Britanya Parlamento’nun yürürlüğe koyduğu hükümetin verdiği ruhsat belgesi vermediği hiçbir metnin basılamayacağını karara bağlayan Ruhsat Yasası’na karşı Parlamento’da verdiğini söyledi.

Dağıstanlı, Miltton’un verdiği mücadeleden yola çıkarak gazetecilik yaparken mutlaka mücadele etmek gerektiğini kaydetti ve gazetecinin her zaman doğru haber yazmaya çalışması gerektiğini söyledi. Dağıstanlı ayrıca, medyada sansürün Osmanlı zamanından beri devam ettiğini ve medyanın bir mücadele alanı olduğunu ifade etti.

Ülsever: Öğrenmeden öğretmek kimsenin haddine değildir

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cüneyt Ülsever ise konuşmasında eski medya ile yeni medya arasındaki farktan söz etti. Ülsever sözlerine, “Ne olursanız olun ancak bizim neslimiz kadar rezil bir gazeteci nesli olmayın” diye başladı.

Medyada fikre yön veren kişilerin bu mesleği seçtiğine göre işten atılma korkularının da olmasının doğal olduğunu ifade eden Ülsever, “Çünkü sonuçta bir fikri savunuyorsunuz. Ancak şarj olmadan deşarj olmak ve öğrenmeden öğretmek de kimsenin haddine değildir.” dedi. Türk medyasında okuryazarlık oranının çok düşük olduğuna vurgu yapan Dr. Cüneyt Ülsever, “Şu an ‘neyi yazmayalım da üzerimize şimşekleri çekmeyelim’ dönemindeyiz.” diye konuştu.

Uyar: Gazeteciler olarak örgütlenemiyoruz

Panelin son konuşmacısı da TGS’den Emine Uyar oldu. Uyar sözlerine Türkiye’de yedi gazetenin de aynı manşeti attığı günlerin görüldüğünü belirterek başladı. Gazetelerin Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren her zaman baskı altında kaldığını ifade eden Uyar, “Herkes gazeteciler işini yapmalı diyor. Evet, yapmalı. Ancak işini yapan gazetecilerin de mesleklerinden olduğunu görüyoruz.” dedi. Emine Uyar son olarak gazetecilerin örgütlenemediğinden ve bir araya gelemediğinde de söz ederek, “Şu an gazete çalışanlarının yalnızca yüzde 1’lik kısmı sendikalı. Kısacası gazeteciler olarak örgütlenemiyoruz” dedi.

Kalafat: Basın ahlakı değil, basın etiği diyoruz

Oturumda soru cevap kısmına geçilmeden önce Haluk Kalafat, yapılan konuşmaları özetlediği konuşmasında oturumun gazetecilerin haberleri yaparken sürekli araştırma içerisinde olması gerektiğini hatırlattı. 1. Medya Günleri’nde ilk panelin konusunun yine basın etiği olduğunu her medya konferansında etik konusunun konuşulması gerektiğini söyledi ve paneli şu sözlerle bitirdi:

“Basın ahlakı demiyoruz, etik diye adlandırmamızın bir nedeni var. Ahlak bir inanç sisteminin size verdiği koşulsuz itaat ettiğiniz doğrular manzumesidir; etik kurallar ise tartışılmaya açıktır ve hatta muhtaçtır aslında. ‘Yaptığım doğru mu’, ‘eksik bir yer bıraktım mı’, ‘böyle ifade ettiğimde anlatmak istediğim şekilde mi anlaşılacak’ benzeri sorularla hareket etmeli gazeteci. Yani sonuçta basın etiği için genel, kavramsal bir çerçeve çizebiliriz ama kesin yargılar sunan kurallar bütünü ortaya koyamayız, koymamalıyız da… Yoksa basını etiği değil, basın ahlakı oluşturmuş oluruz.” (EMŞ-ÇÖ/HK)

 

“Sansür Ediliyorsa İyi Haber Yakalamışsınızdır”

2. Medya Günleri’nde “Medya ve Sansür”ün konu edildiği oturuma Yrd. Doç. Dr Zafer F. Yörük kolaylaştırıcı, Prof. Dr. Nezih Erdoğan, Fikret İlkiz, Selçuk Kozağaçlı ve Tuğrul Eryılmaz konuşmacı olarak katıldı.

Medya Günleri‘nin ikinci paneli “Medya ve Sansür” oldu. Kolaylaştırıcılığını Yrd. Doç. Dr Zafer F. Yörük’ün yaptığı panele, Prof. Dr. Nezih Erdoğan, Fikret İlkiz, Selçuk Kozağaçlı, Tuğrul Eryılmaz konuşmacı olarak katıldı.

Medya ve İletişimciler Derneği (MİD) tarafından bu yıl ikincisi organize edilen ve İzmir Ekonomi Üniversitesi Konferans Salonu’ndaki organizasyon 16 Ekim Perşembe gününe kadar devam edecek.

Sansürün tartışıldığı oturumda Türkiye’de sansürün tarihi, gazetecilerin sansür karşısında nasıl tavır alması gerektiği, komik sansür örnekleri ve hukuki boyutu konu edildi. Oturum Gazeteci Tuğrul Eryılmaz’ın konuşmaları özetleyen “Sansür ediliyorsa iyi haber yakalamışsınızdır” cümlesiyle son buldu.

Erdoğan: Sansürün had safhaya çıktığı dönemler

Panelde İstanbul Şehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nezih Erdoğan, Yeşilçam’a uygulanan sansürü anlattı. “Sansürle karşılaştığımız ilk dönem II. Abdülhamit dönemidir. Sansürün had safhaya çıktığı birkaç dönem var. Bunlardan biri de Abdülhamit dönemidir zaten. Daha sonrasında Türkiye’de 1986 yılına kadar yoğun bir sansür uygulandı” diyen Erdoğan, sansüre uğrayan Amber ve Keloğlan filmlerinin yanı sıra Yeşilçam filmlerinin sansür raporlarını da sunumuna ekledi.

İlkiz: Sansür sıkıyönetimdir

Erdoğan’dan sonra sözü alan bianet hukuk danışmanı ve yazarı Fikret İlkiz, “Sansür sıkı denetim demektir. Bu yüzden sansür için sıkıyönetim de diyebilirsiniz. Basın için ilk nizamname Abdülhamit döneminde yürürlüğe koyuldu. Geçmişte olanlar bizim geleceğimizdir ders almamız gerekir. ” dedi. Osmanlı dönemindeki sansür kanunları ve uygulamalarını anlatan İlkiz, TRT’de müzik denetimi yapıldığı dönemde toplumun ahlaki değerlerini olumsuz etkilediği gerekçesi ile yayınlanması yasaklanan Türk sanat müziklerinden de söz etti.

Kozağaçlı: Devrimci gazeteciliğe ihtiyaç var

Panelin üçüncü konuşmacısı Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı avukat Selçuk Kozağaçlı oldu. Medyanın gidişatını endüstriyel bulduğunu söyleyen Kozağaçlı, medya patronlarının kamuoyunu etkileme gücünü kullanmak, bu etkinliğini kullanarak ihale almak ya da kendi iş ilişkilerinde kullanmak için medyaya girdiğini ve tabii ki kendi çıkarını bozarak haberlere izin vermeyeceğini belirtti.

Kozağaçlı sözlerini şöyle sürdürdü: “Sıkıyönetimler devletin bir parçasıdır. Şiddet liberalizmin özüdür. Devrimci bir gazeteciliğe ihtiyaç vardır. Devrimin güncel olduğunu kabul etmemiz gerekir. Anayasalar bugüne kadar kimsenin karnını doyurmamıştır” dedi.

Eryılmaz: Sansürleniyorsa iyi haber yakalamışsınız

Panelin son konuşmacısı ise gazeteci Tuğrul Eryılmaz oldu. Eryılmaz sansür konusunda, “Gazeteci denilen insan bu yükün altından kalkmakla yükümlüdür” dedi. İktidara yakın bir gazetecinin gazeteci olmadığını da söyleyen Tuğrul Eryılmaz , “ gazetecilik öğrencileri, ayağa kalkın ve bu işi yapın. Bu mesleğin çok iyi kadın ve erkelere ihtiyacı var” diyerek gazetecilik öğrencilerinin umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini söyledi. Eryılmaz, “Birileri haberin yapılmamasını istiyorsa, sansürlenmesini istiyorsa çok iyi bir haber yakaladınız demektir” diyerek gazeteci adaylarına yol gösterdi. (BT-ÇÖ/HK)

 

Türkiye Medyasında Ötekileştirme Sarmalı Konuşuldu

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde düzenlenilen Medya Günleri’nin ikinci günü “Medya ve Ötekileştirme” başlıklı oturumla başladı.

Medya ve iletişim derneğinin ikincisini düzenlediği Medya Günleri‘nin ikinci günü İzmir Ekonomi Üniversitesi konferans salonunda “Medya ve Ötekileştrime” konulu oturum ile başladı.

Oturumun kolaylaştırıcılığını Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Mahmut Çınar yaptı. Oturuma Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir, Milliyet gazetesinden Belma Akçura, Birgün gazetesi yazı işleri müdürü Barış İnce, Ege Üniversitesi’nden Doç Dr. Ahmet Talimciler ve dokuz&sekiz haber muhabiri Gökhan Biçici katıldı.

Dün (13 Ekim) gerçekleştirilen sansür konulu panelden çok keyif aldığını söyleyerek sözlerine başlayan Çınar, sözü ilk konuşmacı olan Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir’e verdi.

Akdemir: Bize “bunlar gazeteci değil ‘militan’ diyorlar

“Egemenlerin anlayışına ters söylemler kullananlar ötekileştiriliyor” diyen Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizler genel söylemin dışında söylemler ortaya koyuyoruz bu yüzden bizler öteki medya oluyoruz. Bu yüzden de bize, bunlar gazeteci değil militan diyorlar”.

Akdemir, Türkiye’de tek tip bir sosyal ve siyasal sistem istenildiğini ve böyle bir sistemde “ötekiler”in doğrudan suç işlemiş sayıldığını söyledi.

“Farklılıkların zenginliğin bir parçası olduğu kabul edilmediğinde sistemler kendi ayrımcılığını yaratıyor ve azınlığı yaratıyor. Kendi söylemleri dışında kalanlar öteki oluyor”. İktidar sahipleri medyayı kendi egemenliklerinin bir aracı olarak kontrol altında tutmak istiyor ve tutuyorlar da diyen Akdemir, “Basın sermayeye bağımlı kalmadığı sürece özgürdür” dedi.

Medyanın ötekileştirmesini algılayabilmek için iktidarı yöneten egemenlerin kullandığı dilin sorgulanması gerektiğini düşünen Akdemir, “İktidar sahipleri belli bir kesimin sözcüsü gibi davranıp söylemlerinde bir kesimi ötekileştiriyorsa doğal olarak medyada onların söylemleri ile işliyor. Medya organları çoğu zaman maalesef devletin bekası gibi hareket ediyorlar. Böyle egemenlere göbekten bağlı olunan bir durumda basın özgürlüğünden bahsetmek mümkün olmuyor” dedi.

Akdemir “Gezi olaylarında en son ortaya atılan söylem ‘ faiz lobisi’ ortaya atıldı ve böyle devam etti. Şimdi bu Kobanê olaylarında benzer şekilde devam ediyor” diyerek medyada ötekileştirmeye örnek gösterdi. Özer Akdemir, medya dışında toplum içinde de var olan ötekileştirmeye de değinerek sözlerini sonlandırdı.

Akçura: Türkiye’nin iç düşman yaratma kabiliyeti yüksek

Mahmut Çınar, Özer Akdemir’e teşekkür ederek çok doğru konuların altını çizdiğini belirttikten sonra sözü ikinci konuşmacı olan Milliyet gazetesinden Belma Akçura’ya devretti.

Belma Akçura, “Türkiye’de aslında herkesin bir ötekisi var. Gazetelerin de ötekisi var. Merkez medya dışında söylemler yürüten gazeteler öteki oluyor” dedi.

“Bir gazetecinin bir cinayet haberini kendi sözleri ile yazması gerekmiyor, o kısmı hukuk dilini kullanarak yazdığınızda doğru olan ortaya çıkıyor zaten” diyen Akçura “Türkiye medyasının öteki yaptıklarını anlayabilmemiz için devletin öteki algısını neye göre kime göre ifade ettiğini görmemiz gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin her dönemde bir iç düşman yaratma özelliği var. Her mağdur olan öteki değildir ama her öteki olan Türkiye’de bir mağduriyet yaşamıştır. Bu medyanın söylemi ile ilgili olduğu kadar devletin ideolojik söylemi ile de alakalıdır” diyerek Türkiye’deki soruna dikkat çekti.

Darbe döneminde gazetelerin ve kitapların delil olarak kullanıldığı dönemde yaratılan ötekileştirilmelere de değinen Akçura, “Dünyanın hiç bir yerinde Türkiye’deki kadar iç düşman yaratabilme kabiliyetine sahip bir ülke görmedim. Bugün devletin ötekileri kimler dediğiniz zaman Türkler diyenler var artık. ‘Bebek katili’ söyleminden ‘Sayın Öcalan’ söylemine hızla gelinen bir Türkiye var artık” dedi.

Belma Akçura, “Bu ülkede her zaman bir kesim ötekiler olarak kalacaktır. Demokrasilerde devlet dediğimiz şey dokunulmaz değildir. Devlet size neyin iç tehdit olduğunu tehdit algılarına göre kimi ötekileştirdiğini anlarsanız basının dilini de basının ötekileştirmesini de anlayacaksınız” diyerek sözlerini sonlandırdı.

İnce: En çok ötekileştirilenler emekçi sınıfı ve yoksullar

Panelin üçüncü konuşmacısı olan Birgün gazetesi yazı işleri müdürü Barış İnce oldu.

İnce sözlerine şöyle başladı: “Biz Marksistler medyayı devletin ideolojik aygıtı olarak algılarız. Ezen ezilen ilişkisine baktığınız zaman devletin kimi ezdiğine ötekileştirdiğine bakmanız gerekir. En çok ötekileştirilenler işçi, emekçi sınıfı, yoksullardır. Bunun sebebi de sermaye yanlısı insanların medya patronları olmalarıdır”.

Soma’daki maden faciasında medya tarafından kullanılan dile dikkat çeken İnce, medyanın tavrının Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinden dolayı olduğunu söylerken “Gezi direnişi ile bir çok kesim Tayyip Erdoğan tarafından ötekileştirildi. Çok yanlış bir dil kullanıyor ve böylelikle basın tarafından da ötekileştirme devam ediyor” dedi. Barış İnce, “Yeni çağda gazeteciliği kamu yararına yapılan bir iş olarak algılamak yanlıştır. Medya patronları toplumun en zengin kesiminden oluştuğu için kamu yararına bir iş yapmalarını beklemek biraz güçtür” diyerek ötekileştirme konusundaki fikirlerini paylaştı.

Talimciler: Ötekileştirmeyi en çok futbol basını yapıyor

Panelde dördüncü konuşmacı ise Ahmet Talimciler oldu. Talimciler, “Dış düşman ve iç düşman konusunda abartıyı seven ve çok başarılı bir ülkeyiz” dedi. Medya artık öyle bir pozisyondaki dağıtımda, kağıtta, haber almada tekelleşme var” diyen Ahmet Talimciler, “Böyle bir sistemde medyanın yaptığı söylemlerle bizim zihnimiz üzerinde yarattığı bir algı var” dedi.  “Medyada ötekileştirme en çok futbol basını tarafından yapılıyor” diyerek ötekileştirme örneklerini sundu.

Medyanın özellikle kadınlarla ilgili haberlerde ötekileştirmesini görüyoruz, spor basınının da bunu çok sık yaptığını söylerken “Bolu belediyesi voleybol bayan takımı ile ilgili afiş hazırlıyor,filenin sultanları sahaya çıkıyor diye afişinin üstüne voleybolcuların bacakları açık olduğu için bacakları üstüne edep yahu yazılarak kapanıyor” diyerek görsel olarak da ötekileştirmeye örnek verdi.

Biçici: Türkiye’de medya hiç özgür olmadı

Moderatör Mahmut Çınar son konuşmacı olarak, Gezi zamanının aktif muhabirlerinden bir tanesi olduğunu hatırlatarak dokuz&sekiz haber muhabiri Gökhan Biçici’ye söz verdi.

Biçici, “Ötekileştirme kavramı benim çok uzak durmak istediğim bir kavramdır. Ancak bir algı bir durumu iyi anlatmaya başlamışsa sizde onu kullanmaya devam ediyorsunuz. Farklı kelimeler yaratmak için düşünmektense var olanı kullanmayı tercih ediyorsunuz. Ötekileştirme kavramı böyle bir kavramdır” dedi.

“Türkiye’de medya hiç bir zaman özgür olmadı. Yeri geldi sansür, yeri geldi otosansür. Zaman zamanda öldürülerek susturuldu” diyen Biçici, AKP iktidarının da geldiği günden beri medyayı kontrol altına almaya çalıştığını, tam başarılı olduklarını düşündüklerinde de gezi olayları ile bu durumun biraz kırıldığını ifade etti.

Çınar: Nefret dilini kullanmayı reddedebilmek

‘Medya ve Ötekileştirme’ panelinin moderatörü olan Mahmut Çınar’da konuşmacılara teşekkür ederek ötekileştirme konusunda değerlendirmelerde bulundu.

Çınar, “Ötekileştirme kavramı çok alengirli bir kavram. Medya, para söz konu olduğunda bir kaç bağlamda medya iktidar ile bağlantılı olan bir alandır. İşin içine para girdiğinde ister istemez iktidar ile bir bağlantı içine giriyorsunuz. Ana akım olduğunuzu iddia edebilmek için toplumun hegomonik söylemleri ile kendinizi barışmış buluyorsunuz. Norm yaratmaya çalışan söylemleri alarak topluma bunu sunuyorsunuz” dedi.

“Bir takım kimlikler anormal kabul ediliyor. İktidarın anormal olarak işaret ettiği kesimler medya tarafından tekrar anormal olarak sunuluyor” diyerek Türkiye medyasındaki ötekileştirme sarmalını özetledi. Mahmut Çınar alternatif olabilmenin yolunun nefret dilini kullanmayı reddedebilmekten geçtiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı. (BT-ÇÖ/HK)

 

 

 

 

Söz Muhalif Taraftar Gruplarında

Medya ve İletişimciler Derneği’nin İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde düzenlediği 2. Medya Günleri’nde muhalif taraftar grupları temsilcileri, futbola ve siyasi gelişmelere dair konuştu.

2. Medya Günlerinin ikinci gününde “Medya ve Ötekileştirme” oturumunun ardından ikinci oturum “Futbol Sadece Asla Futbol Değildir” başlığını taşıyordu.

İzmir Ekonomi Üniversitesi Konferans salonunda Medya ve İletişimciler Derneği’nin düzenlediği oturumun konukları, Fanatik gazetesi yazarı Cem Dizdar, spor yorumcusu Fatih Altay ve Taraftar Hakları Derneği, Galatasaray Tek Yumruk, Fenerbahçe Sol Açık, Beşiktaş Halkın Takımı, Beşiktaş Çarşı, Viva Göztepe, Gençlerbirliği Karakızıl taraftar gurupları temsilcileri oldu.

Taraftar Hakları Derneği temsilcisi Burkal Efe’nin kolaylaştırıcılığını yaptığı panelde Taraftar Hakları Derneği temsilcisi “Taraftarlara söz hakkı verdiği için İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Medya İletişim Derneği üyelerine taraftar grupları olarak teşekkür ediyoruz” diyerek sözlerine başladı.

Taraftar Hakları: Alsancak stadı tarihi mirastır

Taraftar Hakları Derneği’nden Burkal Efe, ‘Renklerimiz ayrı dertlerimiz aynı’ sloganı ile kurulduğunu, söylerken “Alsancak stadının yıkılacağı gündeme geldiğinde tüm taraftarlar toplanarak tarihi bir miras olduğunu savunan biz taraftarlar bir araya geldik ve engelledik.

Eğer taraftarları bir araya getirebilirsek farklı konularda da bir araya getirebiliriz diye düşünerek başladık ve bugüne geldik. Çok büyük bir ütopya gibi geliyordu ama bugün görüyorsunuz ki mümkün olabiliyor” derneğin nasıl kurulduğunu ve nasıl ortaya çıktığını anlattı.

Çarşı: Mücadele veriyoruz

Beşiktaş Çarşı Taraftar grubundan Murat Kaplan: “Biz taraftarlar olarak her platformda bir araya gelerek üstümüzde uygulanmaya çalışılan yasalara karşı mücadele veriyoruz, uzun süreli bir mücadele tabi ki ama baskı her platformda yapılıyor.”

Sol Açık: Muhalif taraftar gruplarıyız

Fenerbahçe Sol Açık temsilcisi Sencer : “Futbol sadece futbol değil. 19. yy da Britanyalılar tarafından bulunan bu oyun, işçi sınıfının boş zamanlarında, aralarında hiçbir rekabet olmadan oynadığı bir oyundu futbol. Zaman ilerledikçe her şeye meta olarak bakılan bir zamanda futbolunda bu durumun dışında kalması mümkün değildi tabi ki. Bizler muhalif taraftar gruplarıyız. Hayata nasıl soldan bakıyorsak futbola da sahalara da soldan bakıyoruz.

“Gezi olaylarında biz daha önce neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde, daha önce birbirimizin boğazına yapışan gruplarken ‘Gezi’de birleşerek mevcut sisteme karşı geldik. Taraftarlar her zaman terörizmle, holiganlıkla anıldı. Bu, bugün olan bir şey değil geçmişten geliyor. Toplumu zapturapt altında tutmak isteyenler statları da baskı altında tutmak istiyorlar. Bir de ekonomik yanı var işin. Sorgulamadan gelen sürekli para akıtan, bilet alan forma alan sorgulama yapmayan taraftarlar istiyor. Passoligi bu yüzden çıkardılar. Pasolig iptali için dava açıldı hala devam ediyor.”

Viva Göztepe: Pasolig’le şiddet bitmez

Viva Göztepe temsilcisi: “Şiddet meselesi toplumsal bir şeydir. Pasolig uygulaması ile şiddetin önüne geçemezsiniz. Bu baskının asıl sebebi ekonomiktir. Şiddeti önlemek istiyorsak toplumun genelini değiştirmeniz gerekiyor.

Halkın Takımı: Kobane’ye selam

Beşiktaş Halkın Takımı temsilcisi: “Kobané’ye halkın takımından selamlar göndererek sözlerime başlamak istiyorum” dedi. Beşiktaş Halkın Takımı sözcüsü “Eskiden herkesin ayrı bir stadı yoktu. Yarı yarıya derbiler dönemi vardı. Yarı yarıya derbiler döneminde şiddet olmuyordu” dedi.

Yeşil Cephe: Gezi’yi sosyal medyadan okuduk

Denizlispor Yeşil Cephe taraftar grubu: “Biliyorsunuz Gezi Parkı döneminde televizyonlarda penguenler çıkıyordu. Denizli’deyken bilmiyorduk Gezi’de olup bitenleri; sonra sosyal medya aracılığı ile öğrenmeye başladık. Denizli’de de sokağa çıkılmaya başlandı en sonunda.”

Tek Yumruk: Özgürlük mücadelesini tribünde sürdüreceğiz

Galatasaray Tek Yumruk: “Tribünlerde farklı seslerin iklimine tahammül edilen bir ortam olmasını istiyoruz. Sokaklarda verdiğimiz özgürlük mücadelesine tribünlerde de devam edeceğiz.”

Karakızıl: Gezi’yle sesimiz daha gür çıkmaya başladı

Gençlerbirliği Karakızıl taraftar grubu: “Bu kadar farklı renklerin bu şekilde bir arada oturuyor olması beni duygulandırıyor. Eskiden bunu düşünemezdim bile. Gezi direnişi ile sesimiz çok daha gür çıkmaya başladı. Hakikaten Gençlerbirliği çok fazla taraftarı olmayan bir grup; bu doğrudur, ancak Gezi olaylarında ismimiz oldukça duyuldu.”

“Pasolig uygulamasından da bir araya geldik. Bu konuda sonuna kadar mücadelemiz devam edecek. Sokaklarda verdiğimiz özgürlük mücadelesine tribünlerde de devam edeceğiz.”

Dizdar: Stadyumlar siyasi kavgadan bağımsız değil

Cem Dizdar: Futbol bir öyle bir oyun ki bir sürü tezgahı ortaya çıkabiliyor. Bir kavramı anlamak için bir metoda sahip olmamız gerekiyor. Stadyumlar iktidarın dayattığı siyasi kavgadan bağımsız değildir. 60’lı ve 70’li yıllarda oynanan futbolla bugünkü aynı değil. Ben taraftarlığın bir tür menkıbe haline getirildiğini düşünüyorum. E-bilet ve taraftarlık hakları konuşuyoruz; evet burada başlığın altını dolduracak bir hukukçu olması gerekirdi. Çünkü “ben kimim”i, “benim haklarım nedir”i herkes öğrenmek ister. Burada bir hukukçu konuşsaydı “biz hakkımızı nasıl savunuruz”u herkes öğrenseydi.”

Altay: Taraftarlık hakkı yaşam haklarından biri

Fatih Altay: Taraftar dediğimiz şey takımlarla ilişkisi olan herkesin bu kültüre dair söyleyecek bir şeyi vardır. Taraftarlık kültürünü var eden milyonlarca insan var. Taraftar hakları artık insanların diğer yaşam hakları yanında savunulması gereken haklardan bir tanesidir.” (ÇÖ-BT/HK)

“Kim Düşürdü Bizi İnternetlere?”

Sosyal medyanın tartışıldığı oturumda Bahçeşehir Üniversitesi’nden Fırat Erdoğmuş “artık insanların yangında ilk telefonlarını kurtardıklarını” söylerken, Atilla Taş twittera hakkındaki önyargıları yıkmak için girdiğini söyledi.

2. Medya Günleri’nin üçüncü gününde ilk oturumda sosyal medya kullanımı tartışıldı.

İzmir Ekonomi Üniversitesi Konferans salonunda Medya ve İletişimciler Derneği’nin düzenlediği oturumda son zamanlarda sosyal medya hesabından attığı tweetlerle “sosyal medya fenomeni” haline gelen şarkıcı Atilla Taş ve Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi Fırat Erdoğmuş konuşmacı olarak yer aldı.

Erdoğmuş: Yangında ilk telefonlar kurtarılıyor

İlk sözü alan Fırat Erdoğmuş konuşmasına “Kim düşürdü bizi bu internetlere” sloganıyla başladı.

“Teknoloji insan toplulukları için bilgiye ulaşımı kolaylaştırdı, adeta vücudumuzun bir parçası haline geldi” diyen Erdoğmuş: “Medya bizim bir uzantımız olarak çalışmaya başladı. Yangından bile kaçarken insanlar ilk sarıldıkları şey telefonlar” dedi.

“İnsanlar sosyal medyayla birlikte kişilik manipülasyonuna uğradı” diyerek sosyal medyada insanların başka kişiliklere büründüğünü sözlerine ekledi

“Deprem dalgasından daha güçlü”

Değişen medya anlayışıyla birlikte paylaşım yapmak o olayın gerçekleştirdiğinin teminatı haline geldiğini söyleyen Erdoğmuş, sosyal mecraların insan hayatındaki yerine değindi.

Görseller yardımıyla katılımcılara internet kullanımının hangi boyutlara ulaştığını anlatan Erdoğmuş deprem dalgalarından bile hızlı bir gücün hayatımıza girdiğini ifade etti.

“Uzaklık altı bağlantıya indi”

Küreselleşmeyle birlikte insanların birine ulaşmak için altı bağlantıya ihtiyacı olduğunun saptandığını belirten Erdoğmuş, “15-20 yıl önce sadece hayal ettiğimiz, bilim kurgu dediğimiz şeyler artık elimizin altında” dedi.

Taş: Önyargıları yıkmak için başladım

Erdoğmuş’un ardından sözü alan Atilla Taş “En çok sevdiğim şehirlerden birinde sizin gibi tweetseverlerle bir arada olmaktan büyük mutluluk duyuyorum” sözleriyle konuşmasının açılışını yaptı.

Atilla Taş sosyal medya kullanma sebebini kendine karşı olan önyargıları yıkmak için tercih ettiğini belirtti.

“Twitter bana kendi medyamı oluşturma fırsatı verdi”

“Kariyer olarak dibi görmüş bir insandım twitter bana kendi medyamı oluşturma fırsatı verdi” diyerek sosyal medyayı kullanmanın insana neler kazandırdığından bahseden Taş, karşılaştığı olumsuzlukları da dile getirdi:

“Sosyal medya kullanımıyla tabi ki her şey çok iyi değil; davalar açılıyor, yemediğim küfür kalmıyor”.

Melih Gökçek’in bir tweetinden dolayı kendisine dava açtığını dile getirerek üzerine büyük bir sorumluk aldığını belirtti.

Twitter’ın her zaman herkese ulaşamadığından bahseden Taş: “Twitter’da bir potansiyel var bana herkes dertlerini yazmamı söylüyor ama attığım tweetlerle faydalı olarak sadece iki lösemi hastasına yardım edebildik”.

“Attığım tweet yüzünden programım iptal edildi”

Atilla Taş, kendine karşı duyulan önyargıyı şöyle aktardı:

“Ben Atilla Taş olarak sosyal medyada olmasaydım attığım tweetler sayesinde daha fazla takipçiye ulaşırdım. Bir tweetim yüzünden programlarım iptal ediliyor. İktidarın yanında değilsen ne para kazanabilirsin ne de özgür olabiliyorsun. Benim kaybedecek bir şeyim yok o yüzden rahatça yazabiliyorum” diyerek konuşmasını sonlandırdı. (ÇÖ-MS/HK)

“Vine da Bir Yere Kadar”

Medya ve İletişimciler Derneği’nin düzenlediği Medya Günleri’nin üçüncü gününün son oturumunda Vine’da yayınladıkları kısa videolarla ünlenen “Vine fenomenleri” konuştu.

Medya günlerinin üçüncü gününde son oturumda genç iletişimcilerle buluşan konuklar çok takipçileri olduğu için “Vine fenomeni” olarak nitelendirilen Ayberk Olgay, Aykut Elmas, Uğurcan Akgül, Melike Çerçioğlu Bilgiç ve Halil İbrahim Göker oldu.

İzmir Ekonomi Üniversitesi Konferans salonunda Medya ve İletişimciler Derneği’nin düzenlediği oturumda konuklar ortak bir konuşma gerçekleştirdi, konukların sorularını yanıtladı ve onlara soru sordu.

Elmas: Tarkan yolda nasıl yürüyor merak ediyorum

Sosyal medyayla birlikte insanların ünlü anlayışının değiştiğinden bahseden Elmas: “Benim Vine’da 1 milyon takipçim olmasına rağmen yolda yürürken çok durduran oluyor. Tarkan, Ronaldo gibi ünlüler yolda nasıl yürüyor merak ediyorum” dedi. Video fikirlerinin hepsinin kendine ait olduğunu belirten Elmas, diğer kullanıcılardan çok güzel fikirler geldiğini ancak bu konuda egoist davrandığını söyledi.

“TRT için yaptıklarımızda ‘la’ bile sansürleniyor”

Vine’da video süresinin 6,5 saniye olmasına rağmen daha fazla ilgi gördüğünden bahseden “fenomenler”, uzun soluklu videoların o tadı vermediğini söylediler. TRT için program yaptıklarında Vine’da olduğu gibi ilgi göremediklerini hatta sansürlendiklerini söyleyen konuklar ‘la’ bile diyemediğimiz videolar çekmek zorunda kaldık. Biz Vine’da daha başarılı ve özgürüz” dedi.

Vine fenomenleri klasik soru cevap anlayışını değiştirerek öğrencilere sorularını yönelttiler. ”Vine bugün var yarın yok diyor musunuz ?” sorusunun sorulduğu öğrenciler, sosyal medyanın ömrünün kısa olacağı ve televizyon sektörünün galip geleceğini belirttiler.

Herkesin merak ettiği sosyal medya fenomenlerinin geleceği hakkında yöneltilen sorulara Ayberk Olgay: “Ekip olarak Vine’da devam etmek hedefimiz değil. İleride tabi ki uzun metrajlı bir film yapacağız” dedi.

Vine’da 6,5 saniyelik bir komedi skeci üretmenin zor bir iş olduğundan bahseden konuklar, başarılı olmanın nedenlerini videolarına samimiyet ve halktan tiplemeleri dahil etmek olduğunu dile getirdi.

Vine’da en çok izlenen videolarını öğrencilerle paylaşan fenomenler katılımcılara kahkaha dolu saatler yaşattı. (ÇÖ-MS/HK)

Sinema Nereye Gidiyor?

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde bu yıl ikincisi düzenlenen ve dört gün süren Medya Günleri, “Medya ve Sinema” başlıklı oturumla sona erdi.

Medya ve İletişimciler Derneği (MİD) tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen 2. Medya Günleri, “Medya ve Sinema” başlıklı oturumla sona erdi.

Medya Günleri “Medya ve İletişim Etiği” paneli ile 13 Ekim günü başlamıştı. İzmir Ekonomi Üniversitesi Konferans Salonu’nda yapılan etkinlikte sansür,etikayrımcılık, nefret söylemi, futbol medyasısosyal medya, edebiyat medyası, sinema gibi başlıklarda 10 oturum gerçekleştirildi; 46 konuşmacı sunum yaptı.

Medya Günleri’nin 16 Ekim Perşembe günü yapılan son oturumunda sinema ele alındı. Bilkent Üniversitesi’nden  Andreas Treske, Nişantaşı Üniversitesi’nden Zeynep Özaraslan, Ankara Üniversitesi’nden Sevilay Çelenk, Hrant Dink Vakfı’ndan Özge Kantarcı, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Aras Özgün ve Yaşar Ünversitesi’nden Zeynep Oral konuşmaı olarak  yer aldı.

Oturumda sinemanın bugün geldiği nokta ve yakın gelecekte nereye evrileceği, dijital medya ile ilişkisi ve 51. Altın Portakal Film Festivali’ndeReyan Tuvi’nin filminin sansürlenmesi üzerinden sansür ve vicdan meselesi konu edildi.

Özgün: Sinema değiştirir, dönüştürür

Medya ve sinema paneli İzmir Ekonomi Aniversitesi öğretim görevlisi Aras Özgün’ün açılış konuşmasıyla başladı.

Sinemanın düşünce yapımızda yarattığı değişiklerden bahseden Özgün: “Sinema bizi başka bir düşünce yapısına kavuşturuyor, dönüştürüyor. Bu kadar güçlü bir sektörün var olması dijital medyanın da ilgisini çekti; artık yeni bir alanda da varlığını sürdürüyor” dedi.

Çelenk: Sinema eski değerini kaybetti’

Sevilay Çelenk,  medyanın gelişimini açıklamakla konuşmasına başladı. Sinemanın tarih boyunca gelişiminden bahseden Çelenk, sinemanın bugün bir pratik olarak nasıl işlediğini dile getirip, dijital medyadan ayrı düşünülemeyeceğini söyledi. Dijital medyanın sinema sektörüne olumsuzluklarını ise: “Yeni medya düzeniyle birlikte sinema kendine özgü değerleri kaybetti” şeklinde değerlendirdi.

Treske: Sinema herkese ulaşabilmeli; ulaşıyor da

Konuşmacılardan Andreas Treske, gelişen medya düzeninin sinemayı etkilemesine farklı bir açıdan yaklaşarak: “Gerçek sinema konuşuyorsak bunun özünden de bahsetmeliyiz. Sinemanın özünde de herkese ulaşmak vardır. Sinema aslında teknolojinin gelişmesiyle birlikte herkese ulaştı. Bu da sinemanın genel hedefidir” dedi.

Yeni medyayla birlikte geleneksel sinema anlayışının değişmesine korkuyla bakmanın yanlış olduğunu dile getirerek konuşmasını noktaladı.

Özarslan: Gelecekte sinema salonları olmayacak

Zeynep Özarslan yeni medya ve sinemanın değişmesiyle ilgili görüşlerini aktardı. Kullanıcı ve izleyicinin daha aktif olduğu yeni medya sektörünün klasik değerleri değiştirdiğini dile getirildi. Özarslan: “Son yıllarda özellikle genç nesil internetin olduğu herhangi bir ortamda film izlemeyi tercih edebiliyor. O halde sormamız gereken sorulardan birisi ‘geleceğin sinemasında acaba hala bu salonlara ihtiyacımız olacak mı ya da salonlar sadece nostalji olarak mı kalacak?’ olabilir” dedi

Yeni medyanın dijitallik, etkilişimsellik, yayılım, hipermetinsellik, sanallık, multimedya biçemselliği gibi özelliklerini aynırtılı biçimde aktaran Özarslan, tartışılması gereken soruların bazılarını sıralayarak konuşmasını tamamladı: “Özellikle toplumsal hareketlerde kamerayı gördüğünde bazen protestocuların kameramana saldırdığına ve kamerayı kırdığına da şahit oluyoruz, oysa aynı görüntü cep telefonu ile çekildiğinde benzer oranda bir saldırı yaşanmayabiliyor, o halde sinemanın yeni araçları nasıl değişiyor? Tüm bunlarla birlikte popüler kültür nereye doğru nasıl evriliyor? Hatta son olarak Web 2.0 döneminde toplumsal belleğin inşaasında bu filmlerin rolü nedir, toplumsal bellek bunlardan nasıl etkileniyor?”

Oral: Sinemanın gücünden korkuyorlar

Katılımcılardan Yaşar üniversitesi öğretim görevlisi  Zeynep Oral, öğrencilik hayatında yaşadığı deneyimleri aktardı. Çektiği belgeselle sinemaya bakış açısının değiştiğini dile getiren Oral: “Sinema yakın çevrenize veya en uzağınızdakilere ulaşmak için kullanılan en güçlü yöntem. LGBTİ üzerine film çalışmalarım oldu ve öyle insanlara ulaşıp öyle tepkiler aldım ki sinemanın dönüştürme gücünü gördüm” dedi.

Antalya Altın Portakal film festivalinde Gezi sürecinde yapılmış bir belgeselin ve yönetmenin tacize uğramasını sinema sektörünün büyük bir ayıbı olarak değerlendiren Oral: “İnsanlar sinemanın gücünün farkında ve korkuyorlar” dedi.

Kantarcı: Vicdan çıkış yolu arıyor

Hrant Dink Vakfı’ndan Özge Kantarcı vicdan filmleri üzerindenmedya ve sinemayı ele aldı. Vicdan filmleri çalışmalarının Hrant Dink’in ‘’vicdan çıkış yolu arıyor’’ sözüyle başladığı dile getirildi. www.vicdanfilmleri.comadresinden 5 dakikalık kısa filmlerle vicdanların sokakta ne kadar görünür olabileceğini göstermeyi amaçladıklarını söyleyen Kantarcı, Gezi olaylarıyla birlikte bu değerin oluşturulduğu belirtti.

Kantarcı konuşmasını şöyle sonlandırdı: “Vicdanlarınızı sokakta görünür kılmak istiyorsanız filmlerinizi bizimle paylaşın”. (MS/HK)