//
you're reading...

Kitap İncelemeleri

İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması: Batılaşma / Türe Şahin

Abstract

In the context of westernization, İdrisKüçükömer becomes an important thinker in Turkish political literature with his radical arguments about left and right movements and Turkish political history. There are significant theses that he asserts which were fairly discussed and criticizedaround 70s. He stated these opinions in his column when he was writing at Akşam newspaper. Later on he collected and broaden his four articles and published “Batılaşma, DüzeninYabancılaşması” in 1969.

One of the claim he asserts that leftist and secular groups are conservative, obscurant, unprogressive on the other hand rightist groups which are islamist and comes from east origin, should be seen as the real progressives and symbol of Turkish ‘westernization’. According to him the biggest obstacle in the presence of democratic and civil societyis the so called progressive namely leftist, kemalistand secular groups. He objects to westernization from above, I mean governor elite and a group of intellectuals’ enforcements. However, he never mentioned modernization or modernity, implies some of the elements of modernity arguments mainly modernity arguments based on political economy but prefers to use ‘batılaşma’ to emphasize on left-secular groups’ attitude to west which lean on copying all practices which makes the west more powerful.

DüzeninYabancılaşması discusses the “westernization” or Turkish modernity in terms of economic base and binary oppositions of left and right ideology and the historical process of left ideology in Turkey. According to him, there is a strong connection between the capitalist system and westernization so that he says in fact Turkey’s westernization adventure is capitalism adventure. In this context, capitalism is manipulated by imperialist west countries, expanded with Tanzimat reforms and bureaucrats. Therefore, westernization causes an economic crises for poor people and it is not reach to public, only some elite groups and bureaucrats interests are being served hence it creates an alienation that he called “alienation of system” between the public and the governors. In DüzeninYabancılaşması there are some parts I agree and disagree with or which I find some of his opinions as problematic that I aim to discuss in this review.

Düzenin Yabancılaşması

     Düzenin Yabancılaşması, İdris Küçükömer’in 14-17 Ekim 1968 tarihleri arasında“Ortanın Solu’”denen akımı eleştirmek üzere yayınlanan dört makalesinin genişletilmesiyle oluşturulan kitabıdır. Küçükömer tarafından yazılan önsöz bölümünde, kitabın çıkış noktasının “Osmanlılarda Kapitalist Düzene Neden Geçilemedi?”adlımakalesinin olduğu belirtilmekte ve ona göre “düzenin yabancılaşması ile bugüne kadar gözlediğimiz batılaşmaközdeş görünmektedir”. Bu açıklamasından sonra batılaşma ile halkın kendine savunma cephesi kurduğunu, İslamcı olarak halkın içe dönük ve kapalı bir yapı oluşturduklarını ve bunun da bir ikileşme yarattığını, kitabında bunların sonuçlarını açıklamak istediğini söylemektedir.

1969 yılında yayımlanan Düzenin Yabancılaşması’ndaİdris Küçükömer’inhem Akşam gazetesinde yayınlanan makaleleri hem de bu makalelerin yorumlarla yeniden yazılmış, genişletilmiş versiyonları“Türkiye Batılaşamaz, Osmanlılarda Neden Kapitalist Düzene Geçilemedi, Ortanın Solunda Paşalar ve Abdülhamit, Son Bürokrat Paşa’ya Sorular ve Stratejik İpuçları” başlıkları altında bulunmaktadırYaman’a göre Küçükömer’in tezleri 1969’larda ‘şok etkisi’ yaratacak tezlerdi. Bunlar:

  1. Türkiye’nin “solcu”ları gericidir. Üretim güçlerinin gelişmesinden yana değillerdir.
  2. Türkiye’nin ilericileri “sağ”cenahta görülen geniş İslamcı halk kitleleridir. Onlara bu niteliği kazandıran, onların değişmeye ve gelişmeye, dönüşmeye açık olan sosyal, ekonomik istekleridir.
  3. 1960 Anayasası gericidir, antidemokratik bir anayasadır.
  4. Bu Anayasa’daki Milli Güvenlik Kurulu antidemokratik bir oluşumdur
  5. Türk Milli Kurtuluş Savaşı antiemperyalist değildir. Bir Yunan-Türk savaşıdır.
  6. Yakın dönem tarihinin yeniden yazılması gerekecektir.
  7. Türkiye’de “sivil toplum” ilişkilerinin kurulmasının önündeki engeller Türkiye’nin ilerici olduğu sanılan güçlerdir.
  8. Türk halkının demokratik yaşamı seçebilmesinin önünde genetik engeller olabilir. Çünkü yüzyıllar boyu sürekli merkezi, topak bir iktidar gücünün önünde “teba” ve “kul” olagelmiş insanlarla demokrasi kurulabilir mi? (1994).

     Düzenin Yabancılaşması’nda bu maddelerin tümüne yer verilmemekte ancak İdris Küçükömer’in paralel konularda neler düşündüğünün görülmesi açısından önemli sayılmaktadır. Kitapta genel olarak Türkiye’nin “Batılaşma” sürecinden özellikle sağ ve sol akımlar üzerinden yorumlar yapılarak demokrasi ve sivil toplum olguları hakkında konuşulmaktadır.

“ Türkiye batılaşamaz!”

Kitabın ilk bölümü yani “Türkiye Batılaşamaz!” genel olarak Osmanlı devletinden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş döneminden, yapılan yeniliklerden, bu değişimlerin kimler tarafından nasıl yapıldığından ve bunların sonuçlarından bahsetmektedir.

Osmanlılar, Batının üstünlüğünü 16. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren görmeye başlamışlardı. Daha sonra ona karşı çıkabilme çaresini Batının bazı kurumlarını almaya heves etmekte aramışlardı. Bu kurumlar, askeri, siyasi, hukuki ve eğitime ait olmak üzere zaman içinde gelişen kapitalizm denilen sosyal sisteme has idiler (Küçükömer, 1969).

Öncelikle bu paragrafa göre, Batının üstünlüğü kabul ediliyor. Batının Fransız Devrimi, Rönesans, reform, sanayileşme gibi sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik süreçlerle büyük bir değişim sürecine girdiği ve güçlendiği kastedilse bile tam olarak Batı üstündür demek, Şerif Mardin’in “merkez-çevre” ilişkisini hatırlatıyor ki Küçükömer de kitabının bazı bölümlerinde bu ilişkiyi Türkiye bağlamında ele alıyor. Batının merkeze alınarak Osmanlı devletinin çevreye itilmesi, çok doğrusal ve kesin hatlarla çizilmiş oryantalist bir bakış açısı içerenindirgemeci, işlevselcimodernist yaklaşımı savunmak, eleştirelliği köreltmekte, alternatiflerin yolunu kesmektedir. Sadece tek bir doğrunun, modernleşme yolunun olduğunu kabullenmek belki de Osmanlı devletinin ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında düşülen en büyük yanılgılardan biri sayılabilmektedir çünkü dayatılan yaptırımlar, oluşturulan değerler, normlar, yargılar büyük bir karmaşaya, Küçükömer’in belirttiği gibi ‘ikileşme’lere belki daha fazla zıtlıkların oluşumuna zemin hazırlamıştır.

16. Yüzyıldan itibaren Osmanlı devletinin gerileme sebeplerinin tartışılmaması, kendi koşulları altında geçici çözümler üretilmeye çalışılması yeniliklerin kalıcı olmasını ve durumda iyileşme sağlamasını engellemiştir. Batıyı güçlü yapan tüm etmenler bir bütün olarak kopyalanıp uygulanmaya çalışılmıştır. Bu yenilikler askeri yenilgiler nedeniyle askeri alanda başlamış, daha sonra ekonomik, siyasi, politik ve kültürel alanda kendini göstermiştir. İmparatorluk sınırlarının genişlemesi, nüfus artışı, tarımda azalan gelirler, sanayileşmenin olmaması, ithalatı teşvik edici eğilimlerin eksikliği Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekli ilişki içinde olduğu batıyı örnek olarak almasına neden olmuştur. Küçükömer’e göre Meşrutiyetle başlayan bu dönüşüm süreci Tanzimat ve Islahat Fermanları, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler ve CHP  ile devam etmiştir (1969).

İdris Küçükömer’in lisans eğitimini ve doktorasını iktisat bölümünden aldığı göz önüne alınırsa (Yılmaz, 2009) batılılaşmayı da siyasal iktisat temelli açıklaması ve kapitalist düzenle bağdaştırması şaşırtıcı görünmemektedir. Ona göre batının çok uzun süren tarihi gelişim ile vardığı kapitalist düzen, Osmanlı devletine veya Türkiye Cumhuriyeti’ne uymamaktadır. Osmanlı devletinin kapitalist dünya ekonomisiyle tanışmasının sonucunda çevreselleştiğini, bürokrasinin yeniden yapılanma çabalarının değişik yöntemlerle sürdürüldüğünü savunmaktadır. Savunmaktadır çünkü söylemleri incelendiğinde düşüncelerinin eleştirellikten uzak olduğu ve eleştirilmeye de sıcak bakmadığı görülmektedir. Kitabının bir kısmında ANT dergilerinde yayınlanan eleştirilere cevap niteliğine yazıları bulunmaktadır. Bazı eleştirileri “cevap vermeye değmez bulmuş”, Yalçın Küçük’ün eleştirisini “analiz niteliği taşımayan, ne istediği pek de belirli olmayan eleştiri” olarak yorumlamış, kendi düşüncelerine ters gelen her eleştiriyi küçümsemiştir.

Burada Yalçın Küçük’ün ilk işi, şu olmalıydı: Küçükömer, şunları doğru söylüyor, demeli ve eleştirilen, doğru bulunmayan hususların doğrulardan nasıl ayrıldığını, nasıl çelişik ifadeler olduğunu ortaya koymalıydı. Çünkü yanlışlarla analizin bütünlüğünün bozulup bozulmadığı ve belkemiğinin kırılıp kırılmadığı ancak bütün içinde ağırlığına, önemine göre belli olurdu. Kaldı ki söylenenler hem eksik hem de yanlış (Küçükömer, 1969).

Küçükömer’in kitabında “batılaşmak” modernleşme ile eş tutulmuş daha doğrusu kapitalist düzene geçen batılı devletlerin emperyalist, Osmanlı devletinin değerlerine ters düşen özellikleri olduğunu kabul etmiştir. Bununla birlikte Batı’nın ‘modern’ olduğunu ancak Osmanlı devleti ve Türkiye’nin bunu algılayış ve kendine uygulayış biçiminde sorunlu yönlerinin bulunduğunu anlatmıştır. Bu sorunların en başında “sol” akımına ait grupların “modernleştirici” eylemleri yer almaktadır. “Batıcı-laik akım, halka karşı, batının çıkarlarına aracı olan, üretim güçlerinin gelişimini engelleyen sözde bir akımın savunucularıdır”(Küçükömer, 1969).

Küçükömer’in modernleşmek ya da batılılaşmak terimleri yerine batılaşmayı kullanması, Osmanlı devletinin ‘tarihsel oluşum’ sürecine çok ters olmasına rağmen batıdaki kapitalist düzene girmesi ve yeniliklerin zorla ‘taklitçi’ yöntemlerle yapılması bu yüzden batı gibi olunurken batılaşmanın daha uygun bir kelime olduğunu düşünmesi olabilir. Modernleşmenin Batılılaşmayla özdeşleştirilmesi, Batının sadece ekonomik gelişme sağlamasıyla değil, Rönesans, Reform, Fransız Devrimi gibi süreçlerle sosyokültürel açıdan da geleneksel yaşam biçimlerini sanayileşme ile birlikte kent hayatının dinamizmine vermesiyle ve ilk olma avantajıyla da açıklanabilir. Osmanlı Devleti’nin ya da daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 50’li yıllarına kadar Batı’dan farkı bu değişimlerin sonucunda Batı’da oluşan kamuoyu, kamu hukuku, yurttaşlık gibi kavramlara rastlanamamasıdır.

Batıcı-laik gruplar dönemlere göre farklı isimlerle anılsalar da içerik olarak dönemin koşullarına göre bazı eklemeler ve çıkarmalarla, temelde aynı görüşlerle “Batılaşma”yı savunmaktadırlar, daha sonra tartışılacak “ortanın solu” deyimi de bunu kapsamaktadır. Küçükömer’e göre, batıcı grup, batının geçirdiği sosyoekonomik, kültürel aşamaların Osmanlı devletinde ve Türkiye’de olmadığını atlayarak, tepeden inmeci bir sistemle hayata geçirmeye çalışmışlardı. Batıcı-laik grup aynı zamanda bürokrat olarak kabul edilmekte ve ülkenin yönetiminde ve yapılan değişimlerde en önemli rolü oynamaktadır.

Batılı akım üretim güçlerinin azalmasına hatta tasfiyesine neden olmuştur. Batıcı akım bu yoldan:

a) Hem doğucu-islamcı hatta halkçı diyebileceğimiz akım içinden gerçek bir sınıf hareketinin doğmasını engellemiştir. Ve bununla;

b) Hem de mevcut düzenin temelden reddi (negation) ne gidebilecek bir oluşumun gelişmesini devamlı olarak engellemiştir. Bu tarihi bir misyondur. Kanıma göre, Türkiye’deki sınıf meselelerinin anlaşılmasında anahtar bu noktadadır (1969).

Bu yaklaşımlara göre öncelikle doğucu-islamcı akımın içinden çıkacak sınıf hareketinin kesinliği ve çıksa bile kitapta daha önce bahsedilen demokrasi, yurttaşlık, sivil toplum gibi kavramların bilincine kısa sürede ulaşmaları biraz zor görülmektedir. Ancak Küçükömer’in burada kastettiği doğucu-islamcı grupların daha tutarlı olduğu ve milletin kendine ait sosyal ve siyasal özellikleriyle ‘gelişmesinin’ daha uygun olduğudur.  “Batıcı laiklerin, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde iktidarda iken yaptıklarına, getirmeye çalıştıkları kurumlara bakarsak şunları görüyoruz: Batıcılar, batılaşalım derken Batı’nın özellikle askeri, siyasi, eğitim ve bazı kültür kurumlarını aktarma yoluna gitmişler, bu aradalaikliği bir kurtuluş ilkesi olarak görmüşlerdir”(Küçükömer, 1969). Küçükömer’in burada sorunsallaştırdığı noktanın laikliğin bir sebep ya da başlangıç olmasından öte bir sonuç olmasıdır. Yani ulaşılmak istenen yere gelebilmek yani batının seviyesine gelebilmek için yapılanların bir sonucu olarak çıkmıştır bu yüzden havada asılı kalmıştır. İslamı ve islama ait yapıları savunurken, hilafetin de bir sonuç olduğunu belirtmekte ama onun emperyalist akımlarla, batı kapitalizmiyle alakası olmadığı için daha masum bir hale sokmaktadır.

Düzenin Yabancılaşması’ndabatılaşma çabalarıyla bir tutulan modernleşme süreci, Osmanlı Devleti’nin Batı’ya karşı kendini savunma, eski gücünü tekrar kazanmaya çalışma çabalarının sonucunda zorunluluk olarak başlamıştır. Bu nedenle ilk olarak askeri ve eğitim alanında başlatılan reformlar ileride oluşacak Küçükömer’in bürokratik zümre, batıcı-laik grup olarak tanımladığı grubun çıkmasına öncülük etmiştir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında devleti kurtarma projesi olarak görülen batılılaşma, Cumhuriyet kurulduktan sonra yeni Türkiye Cumhuriyetinin merkezine oturtulan ideoloji haline gelmiştir. Bu ideoloji bir bakıma devlet kimliğinin ve devlet-toplum ilişkilerinin kurulma ve yayılma süreçlerinde dışlayıcı pratikler içermiş, toplumsal kopukluklara neden olmuştur. “Batı’da modern devleti yaratan merkezileşme süreci, çevresel güçlerle uzlaşmaya dayalı ve onların merkezi otorite karşısında özerkliklerini yitirmeden yönetim erkinin bir parçası haline gelmelerine olanak tanıyacak çok boyutlu ‘bir dizi karşı karşıya gelme’ sonucunda gerçekleşirken”(Mardin, 1990) Türkiye’de bu merkezle çevre arasında tek boyutlu bir çatışma olarak yorumlanabilir. Bu bir dizi karşı karşıya gelme süreci içine Batı’daki feodal lordların, tüccarların, işçilerin çevredeyken, merkez ile yani yönetsel güçlerle iletişim içinde olmalarını, bütünleşmelerini kapsamaktadır. Küçükömer’inde üzerinde durduğu Osmanlı devletindeki teba-kul ilişkisi yani merkez ile çevre arasındaki kopukluk, Türkiye siyaset tarihinde en önemli sorunlardan biri olmuştur ve 80’lerden sonra çevredeki marjinalleştirilmiş grupların seslerinin duyulması, merkez ile çevrenin karşı karşıya gelmesi ve yüzleşmesi olarak görülebilir.

“Diyeceğim ki Türkiye kapitalist olmadan batılaşamaz”

Küçükömer’in modernleşmeyi onun deyimiyle “batılaşma”yı siyasal iktisat temelli, ekonomiye indirgemeci yaklaşımının yanında sosyolojik, bürokrasi ve devlet merkezci paradigma (Kaliber, 2009) diyebileceğimiz farklı disiplinlerle de açıklamaktadır. Ancak neredeyse her cümlede geçen kapitalizm kelimesi batılılaşmak için alınan kurumların batının ekonomik yapısına has olduğu defalarca hatırlatmaktır. Genel olarak, makalede Osmanlı Devleti’nin kapitalist düzenle tanışması, bütünleşmesi ve toplumsalın çevreselleşmesi, azınlıkların kitapta geçen tabiriyle “gavur”ların burjuva olarak görülmesi ve en sonunda bürokrasinin ortanın solu ile yeniden yapılandırılması anlatılmaktadır.

Tanzimattan Cumhuriyet dönemine kadar süren batılılaşma hareketleri Küçükömer için batılı emperyalist devletlerin, Osmanlı Devleti üzerinde hegemonya kurmak için kapitalist düzeni tüm kurumlarıyla kabul ettirilmeye çalışmasıdır. Kısacası kapitalist olmak batılı olmakla eş anlama gelmektedir. Burada önemli sayılabilecek bir bölüm ise, Küçükömer’in kapitalist ilişkilere karşı olması değil ancak batıcı-laik gruplar tarafından empoze edilmeye çalışılan kapitalist düzenin gereklilikleridir. Çünkü bu gruplar, “Civil Toplum” un gelişimine, demokrasiye engel oluşturmaktadırlar. Aslında Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki devamı gibi görülebilecek modernleşme çalışmaları bununla ilişkilendirilebilir. Bireylerin her türlü üretim aşamalarına katılıp, haklarını arayabildikleri, ayrımcılıklara, şiddete karşı çıkabildikleri toplumun yaratılabilmesi için öncelikle halkın belirli aşamalarda içinde olması, kendisinin sorunlar üretmesi, sorgulaması ve bunu içselleştirmesi gerekmektedir. Osmanlı Devleti’nin yönetim yapısı düşünüldüğünde imkansız gözüken bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’ne gelindiğinde ise bu sefer bürokratik zümre diyebileceğimiz devletin başında bulunanlar tarafından her türlü farklı ses engellemiş, halkın gerçek kültürü bastırılmışlar, modernliğin saflığını bozabilecek islami ya da farklı etnikten gruplar yokmuş gibi davranılmıştır.

Batıya özgü olan bu modernleşme biçimi Küçükömer’e göre feodaliteden kapitalist üretim tarzına geçiş ile modern siyasal ve toplumsal kurumların yerleşmesi zorunlu hale gelmiştir. Bazı görüşlere göre “…topluma egemen olma yetenekleri sınırlı, kurumlaşmamış siyasal birimler, 16. yüzyıldan itibaren hızlanarak gelişen kapitalist dünya ekonomisinin çerçevesinde ve onun ürünleri olarak biçim almış ‘katılaşmış’ ve modern devletlere dönüşmüşlerdir (Kazancıgil, 1989 akt. Kaliber). Düzenin Yabancılaşması’nda modern toplumların toplumsal ilişkilerinin dönüşümü, siyasal ve kültürel değişimleri, ekonomi temeli üzerinden çözümlenmiş, sistemin ideolojik ve ekonomik yapılanma koşulları irdelenmiştir. Küçükömer, öncelikle Batı’nın ve Osmanlının kapitalizm öncesi düzeninden, ikisinin farklılıklarından bahsetmekte daha sonra kapitalizm ile birlikte üretim biçimlerinin siyasal sistem üzerindeki etkilerini açıklamaktadır. Ona göre ortanın solunu anlamak için öncelikle kapitalizmi anlamak gereklidir.

Osmanlı Devleti’nde kapitalist düzene geçilememiştir çünkü üretim güçleri ve ilişkileri Batı’dan farklılık göstermektedir. Küçükömer’e göre Osmanlılarda Batı kapitalizmi gelişme süreci içinde görülen birçok aşama eksiktir. Üretim güçleri olarak:

  1. Toprak, tarımsal üretimde asıl araçtır. Fakat toprağı işleme ve sulama işlerinin, çağına göre ileri bir teknolojik seviyede olduğunu gösterecek işaret de yoktur.
  2. Lonca sisteminde ve mevcut imalathanelerde kullanılan araçların ilkel olduklarına şüphe yoktur.
  3. Emekçi olarak, reaya denilen köylüler toprağa, daha doğrusu çiftlere bağlıdır. Fakat tımarlı arazideki köylüler bu toprakları borç için rehin edebilirler, hatta toprağın tasarruf hakkını başkasına satabilirlerdi (1969).
  4. Osmanlıda kapitalist düzene geçilememiştir çünkü üretim güçlerinin seviyesi ve üretim ilişkileri buna olanak vermemiştir. (toprak sistemi, ayanlar bunlardan bahset) İmparatorluk sınırlarının genişlemesi, nüfus artışı, tarımda azalan gelir, sanayileşmenin olmaması, ithalatı teşvik edici eğilimler

Bu toprak sistemindeki aksaklıklarla birlikte nüfusun artması, tarımda gelirlerin azalması, tımar sisteminin bozulup iltizam sistemine geçilmesi, Batı’da ticaret yollarının değişmesi, genişleyen ülke sınırlarının çevresel güçleri olarak sayılan ayanların ürünlere el koyması ve daha da güçlenmesi Osmanlı devletinin kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmesini hızlandırmıştır.

Eksik süreç olarak Osmanlı Devleti’nin Asya tipi üretim tarzını benimsemesi en etkili neden olmuştur. Asya tipi üretim, mülkiyetin devlete ait olduğu ve devletin görevlendirdiği kişiler tarafından üretimin kontrol edildiği bir sistemdir (Yılmaz, 2007). Bu yüzden Batı’da görülen kişilerin kendi çıkarları için savaşması, sınıf mücadelelerinin gerçekleşmesi ve gerçek bir solun ortaya çıkması hem Osmanlı devletinde hem de 1960’lara kadar Türkiye’de rastlanamamıştır.Küçükömer’in bu konuyla ilgili sorun edindiği, ayan ve bürokratik grupların kendi çıkarları için kapitalist düzeni Osmanlı devletine soktukları düşüncesidir.

Ayan ve bürokratlar padişahın bölünmüş politik gücüne sahip olma, iktidara ve gelirlere el koyma istekleri nedeniyle batısal haklara ve kurumlara sahip olmak istiyorlardı.

a)İç gelişme: Ayan ve bürokratların yeni hukuki bir mülkiyet sistemi isteği ve onunla birlikte bazı batısal haklar sağlanması isteğidir.

b)Dışardaki temel gelişme: Batıdaki kapitalizm makinalı ve büyük çapta üretimle sanayi devrimine ulaşınca, bunun gereği olarak Pazar ve ilkel madde sağlamak üzere diğer ülkelerden istekleri, daha doğrusu emirleri olacaktı.

Osmanlılarda ayan ve bürokratların bazı Batı kurumlarını almak istemeleri, kapitalist alemin isteklerine uyuyordu. Bürokrat serveti için melce ve devamlı politik güç arıyordu. Ayan ise fiili büyük toprak mülkiyetine hukuken de kavuşmaya çalışıyordu (Küçükömer, 1969).

Avrupa’da yaşanan sanayileşme devriminin yanında milliyetçilik akımlarının şiddetle yükselmesi ve ulus devlet kavramlarının popülerleşmesiyle Osmanlı Devleti Türkler yanında değişik ırklardan, dinlerden azınlık gruplarını kapsamanın da zorluğu yaşıyordu.

Batı kapitalizmi Osmanlı ülkeleri üzerinde etkisini geliştirirken, kurduğu ticari ve özellikle finans ilişkilerini, bir kısım azınlıklar aracılığı ile örgütlemeye koyulmuştu. Bu azınlıklara sonradan genel bir adla Levantenler denilecekti. İmparatorluğu bölen azınlıkların milliyetçilik hareketleri de bir yandan gelişirken, işte bu Levantenleri emperyalist Batı ile beraber gözükeceklerdi. Kapitalist gavurun Osmanlılardaki bir kolu sayılacaklardı (Küçükömer, 1969).

Yaşanan tüm gelişmeler karşısında, Osmanlı Devleti’nin var olan ekonomik sistemi, sanayileşmiş, kapitalist düzenin hakim olduğu ekonomi ile yarışamamış ve ayakta kalabilmek için ayanların, bürokratların, azınlıkların isteklerine boyun eğmiştir. Kapitalist sistem, yapılan imtiyazlı antlaşmalarla, ithal ürünlerle başlamış daha sonra bu sisteme ait her türlü kurumun Osmanlı Devleti’ne getirilmesiyle devam etmiştir. Bu konu hakkında Küçükömer’e yer yer katılmakla birlikte, söylemleri sonucunda kapitalist sistemin batıcı-laik grup tarafından zorla kendi çıkarları için Osmanlı Devleti’ne getirildiği biraz sığ bir açıklama olarak kalmaktadır. Osmanlı Devletinde burjuva sınıfı olmadığı için bürokratlar tarafından kapitalist düzene geçildiğine ve siyasi politik gücüyle daha sonra ekonomik güç de kazanarak, sermaye sınıfı haline dönüştüğüne katılmaktayım. Ancak özellikle 16. Ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı Devleti’nin İslamcı kesimleri ne kadar durumu iyileştirmeye çalışsalar da yaşanılan askeri yenilgiler Osmanlı Devleti’ni açık ve kolay bir pazar yerine dönüştürmekte ve toplum içinde değişik fikirlerin üretilme ve duyurulabilme potansiyelinin azlığıyla sürekli kendini tekrarlamaya geçici yeniliklere bağlı kalmaya devam etmektedir.

“Onlar emperyalist dünya koşulları içinde, kumar oynamaya mecburdular”

Küçükömer, son iki makalesinde yani Ortanın Solunda Paşalar ve Abdülhamit ve Son Bürokrat Paşa’ya Sorular ve Stratejik İpuçları’nda Osmanlı devletinin çöküş döneminden, bu dönemde imzalanan antlaşmalardan, sonuçlarından ve bürokratların yükselişinden, sol ve sağ akımlarından, yeni bir devlet kurma yolunda yapılanlardan ayrıntılı bir şekilde bahsediyor. Küçükömer’e göre yapılan tüm ıslahat hareketleri tutarsız ve köksüzdü özellikle yeniliklerin askeri alanda başlaması en başından yapılan bir hataydı çünkü yeniçeriler, lonca esnafı, ulema gibi orduda üretim ilişkileri içinde karşı çıkacak gruplar vardı.

“Orduyu değiştirmek, Batı’nın merkantilist milli krallık ya da sonraki meşrutiyet ordularına benzer hale getirebilmek için gerekli koşullar yoktu. Batı’da bu işte genç kapitalist sınıfın doğrudan ya da dolaylı rolü olmuştu. Nitekim burjuvalar, üretim güçlerini geliştirebilmek iç pazara genişletebilmek için lonca sistemine karşı çıkmıştı; kilise kurallarını değiştirmek istemişti, feodallerin egemenliğinin kırılması yolunda kralla işbirliği yapmıştı”.(Küçükömer, 1969).

Osmanlı döneminde yapılan ıslahatlar gibi, Cumhuriyet döneminde yapılan modernleştirme çabalarının da benzer şekilde sorunlu olduğunu, yenileşmenin ordudan ya da eğitimden başlamasının çok büyük farklılıklar getirmeyeceğini düşünmekteyim. Küçükömer’e göre bunlardan daha önemlisi padişahın kendi çıkarlarını korumak için bu yenilikler tarafında olması ve bu düşüncesinin oluşmasında ayanların ve bürokratik zümrenin etkisidir. “Bir sınıf olmadıklarından, güçlerini üretim araçlarından ve onlara bağlı kurumlardan almadıklarından, bu bürokratik zümre, kendisini savunmak amacı içinde olacaktı. Bu amaçla yenilikten yana olan padişahları, yenilik diye kapitalizmin zorlamaları altında Batı’nın üst müesseselerini almak üzere ikna etmeye çabalamaları normaldi”(Küçükömer, 1969). Alınan “Batı’nın üst müesseseleri” Batı kaynaklı eğitim ve hukuk kurumlarıyla yetişen yeni grupları bunun yanında islam hukukuyla medreselerde yetişen grupları karşı karşıya getiriyordu. Yıllar boyunca islam felsefesiyle yetişen halk, yeni gelen ve bir yandan gayrimüslimlere ait olan kültür kurumlarının yayılmasıyla içine kapanmış, yabancı düşmanı olarak yetişen Sultan Abdülhamit gibi islam birliği projesine sarılmıştı (Küçükömer, 1969). Böylece bürokratlar (Tanzimatçılar, Jön Türkler) ve padişah arasındaki ilişki bozulmaya başlamıştır. Askeri ve sivil bürokratlar İttihat ve Terakki Cemiyeti altında birleşmişler, Prens Sabahattin’in aralarında bulunduğu doğucu-islamcı grup ise bu cemiyetin değerlerine karşı çıkmıştır. Askeri kuvveti ile tahtı deviren İttihat ve Terakki Cemiyetiyle Prens Sabahattin’in grubu arasında farklılıklar olduğu kadar benzerlik de bulunmaktadır. “Her iki grup da burjuva sınıfının yaratılmasında ittifak halinde idiler. Bir grup, merkeziyetçi bürokratik niteliğini devam ettirip, devlet mekanizmasıyla yerli kapitalist burjuvaları yaratmak istiyordu. Diğer grup ise, adem-i merkeziyetçi idi. Ve burjuvaların ortaya çıkmasının ancak devletin ekonomik hayata katılmaması ile sağlanabileceğini kabul ediyordu”(Küçükömer, 1969).

Küçükömer’in burada kastettiği, liberalizm ve batı yanlısı olan batıcı-laik bürokratların Batılaşma sürecinde yeterli derecede üretim güçleri yaratamaması ve doğucu-islamcı kesimi gerici olarak ilan etmesidir. Bu doğucu-islamcı kesimde halkı da kasteden Küçükömer, üretim süreçlerinde ve batılılaşma hareketlerinde halkın aktif olamadığını ve içinden çıkabilecek işçi sınıfının engellendiğini, bastırıldığını belirtmektedir. Toplumun sağcı ve solcu olarak bölünmesinin bu döneme dayandığını ve Türkiye koşullarında sol tarafın aslında ilerici, değişime ve yeniliklere açık değil kendi çıkarları için muhafazakar bir yapı içinde oluşan bir akım olduğuna inanmaktadır. Sağ ve sol akıma ait grupları kronolojik sıraya göre tablodaki gibi belirtmiştir (Küçükömer, 1969).

SOL YAN (Yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen doğucu-islamcı halk cephesine dayanan) SAĞ YAN (Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden)
Jön Türklerin Prens Sabahattin Kanadı Jön Türklerin Terakki ve İttihat Kanadı
Hürriyet ve İtilaf İttihat ve Terakki (önce cemiyet sonra fırka)
İKİNCİ GRUP (1. Büyük Millet Meclisi’nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde) BİRİNCİ GRUP (1. Büyük Millet Meclisi’nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde)
Terakkiperver Fırka C. H. FIRKASI (partisi)
Serbest Fırka C. H. P- M.B.K (Milli Birlik Komitesi)
Demokrat Parti C.H.P (ORTANIN SOLU)
Adalet Partisi

İttihat ve Terakki Kanadında bulunan bürokratlar, çoğunlukla milli mücadele döneminde büyük rol oynayacak subaylardan oluşmaktaydı. Kemalist ideolojinin ve daha sonra Küçükömer’in bahsettiği ortanın solunun başında bu bürokratik grup bulunmaktadır. Kapitalist düzenin gerektirdiği siyasal koşullardan biri olan ulus devlete geçilmesi de batılılaşmanın bir projesi olarak görülmüştür. Türkiye’deki patrimonyal devlet sisteminin ve batılı-laik olarak anılan grupların orduya sonsuz güveni bu projelerin bir derece yerine ulaştığını göstermektedir.

Aslında Osmanlı ve Cumhuriyet bürokrat grubu, kapalı bir grup değildir. Toplumun bütün katlarından bu gruba sızma olasılığı vardır. Batıcı-laik bürokrat gruba, subayların büyükçe bir kısmını katmak gerekir. Fakat söz konusu subaylar, aydın denilen bürokratlar olarak, emperyalizmin ekonomideki etkilerini, hem de bütün sanayiin tasfiyesi ve işsizlik ile sonuçlanan süreci anlamak olanağını bulamadılar. İşte bundan dolayı, adına kendilerinin devrim ya da reform dedikleri hareketlerinde halk ile gerçek organik bir bağlantıyı sağlayamadılar (Küçükömer, 1969).

Küçükömer’in sağ akım içine soktuğu batılı-laik bürokratik grup,  CHP partisine kadar Tanzimat ve Meşrutiyet bürokratı, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti gibi örneklerle devam etmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet fermanlarının yayınlandığı zamanlarda İslamcı çerçeveye sığınmış halk ile laik grupların çatışması, daha sonra milliyetçilik akımıyla ve savaş döneminde iktidara gelen bürokratik grup ile bastırılmıştır. Küçükömer’in “sınıfsız hatta halksız medeni bir toplum kurma çalışması” olarak atfettiği bürokratik zümrenin modernleşme projesi, aslında ‘devleti kurtarma’ başlığı altında meşrulaştırılmış sayılabilir.

Devleti kurtarma başlığı altındaki batılılaştırma çalışmaları halkı değil devleti ön plana çıkararak Demokrat Parti dönemine kadar sürmüştür. İsmet İnönü Ulus Gazetesi’ne verdiği bir demeçte, İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastladığını ve şunları söylediğini belirtiyor:

“Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır”(Akt. Küçükömer, 1969).

Batıcı-laik bürokratik geleneğin temsilcisi sayılabilecek CHP, bu açıklama ile gücünü halktan değil; ordu, bürokrasi ve aydınlardan aldığını açık bir şekilde belirtmektedir. Bunun sonucunda yaratılan batılı normlar halk içinde bir yabancılaşma yaratmıştır. Gerçek kimliği doğucu-islamcı halk bu yabancılaşmaya tepkisini Demokrat Parti’yi iktidara getirerek göstermiştir. Aksoy ve Robins’in bahsettiği gibi, Cumhuriyet dönemi “culture of repression” olarak gelişmişti. Psikolojik, siyasi, askeri anlamda halka yenilikleri kabul etmeleri için baskı uygulanmıştı. Bunun sonucunda devletin resmi kültürüne karşılık halkın gerçek kültürü, merkeze karşılık çevre ikilikleri var olmuş ve devlete karşı oluşabilecek sivil toplum yapısının oluşumu engellenmiştir(1997).

Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılışının küçük bir azınlık kararıyla verilmesine karşı çıkan Küçükömer, hem Müdafaai Hukuk hem de İttihat ve Terakki Cemiyetinin kendi içinde de çatışmalar yaşadığını ve bölünen alt gruplardan bazılarının daha sonra doğucu-islamcı bürokratik grubun içine katıldığını belirtmektedir. Kitabın son bölümünde bahsettiği ortanın solu önceCH Fırkası, daha sonra aynı bürokratlardan oluşan ve Küçükömer’e göre demokratik bir ortam istemeyen CHP ile devam etmiştir. Küçükömer’i daha iyi anlayabilmek için ortanın solundan ne kastettiğinden bahsetmek yararlı olacaktır.  Çulhaoğlu’na göre Türkiye’de solu üç bölüme ayırabiliriz. İlk dönem, Birinci Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar olan solun halkçılık, devletçilik, milliyetçilik gibi kategorilerle ilişkilenme, etkilenme ve az da olsa kendini bu kategorilerden ayrıştırmaya çalıştığı dönemdir. İkinci dönem ise modernleşmenin ideolojik yönelimleriyle daha ciddi düzeylerde hesaplaştığı, kendi alanına yöneldiği 80’lere kadar olan dönemi kapsar son olarak ise modernleşmenin liberalizmle ilişkilenme dönemidir(2009).

Küçükömer, daha çok bu tanıma göre solun ilk döneminden bahsetmekte, 1960’larda kendisinin de yönetim kurulunda yer aldığı Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile solda ilk resmi örgütlerin kurulmaya başladığını söylemektedir.  Batıcı-laik grup, savaş zamanında Anadolu halkıyla arasında oluşan uçurumu milliyetçilik akımıyla geçici bir süre kapatmış daha sonra bunun yanında  devletçilik ve halkçılık ilkelerini benimsemiştir. Küçükömer’e göre İsmet İnönü’nün devletçilik ilkesini savunması şaşırtıcı değildi çünkü:

a-Lider bürokratlar subaylıktan gelmiş oldukları için savunma ihtiyacı için çeşitli tesisleri kurmak gerekliliğini kabul ediyorlardı.

b-Üretim güçleri gelişemiyor, ekonomi, durgunluk ekonomisi halini sürdürüyordu. Ayrıca Batı’daki meşhur 1923-33 buhranı Türkiye’yi de etkilemişti. Halkın büyük kısmı için yoğaltım(tüketim) malları kıtlığı devamlı olarak vardı.

c-1923 İzmir iktisat Kongresi’nin ışığı altında, 1925’de kurulan Sanayi ve Maden Bankası’nın ve 1927’de çıkarılan Teşviki Sanayi Kanunu’nun özel girişim alanında tanıdığı bir sürü kolaylık ve önceliğe rağmen bir gelişme olmamıştı. Yerli kapitalistleri yetiştirebilmek için devlet daha radikal hareket etmeli ve bazı kuruluşları ortaya çıkarmalıydı.

d-Devlet, artan nüfusu, Osmanlılarda olduğu gibi, istihdam etmek zorundaydı.

e-Bürokrasi kendini güçlendirmek ihtiyacıyla da devlete ait bazı üretim araçlarını, kurumlarını geliştirmeliydi ve bunları kontrol etmeliydi. Bu yoldan destek sağlanabilirdi (Küçükömer, 1969).

Küçükömer devletçilik ilkesinin ilkel bir birim olup, ülkenin istihdamını arttırmasından çok, sefalete yol açtığını savunmaktadır. Yani devletçi hareketlerle özel teşebbüs arasında bir rekabetin değil de bütünleşmenin olduğunu kastetmekte, özel teşebbüs sahiplerinin devletin himayesinde yetiştiğini belirtmektedir. Devletçilik, “devletin el koyduğu artık üründen özel kişilere yapılan servet transferidir”(Küçükömer, 1969).  Uygulanan bu devletçilik politikasının Osmanlı Devleti’nde olmayan sınıfsal yapının yavaş yavaş çıkmasına neden olduğu söylenebilir. Çünkü özel teşebbüs ile belli kesimler çok zengin olurken, halkın büyük bir kısmı gittikçe fakir oluyordu. Bu durum İkinci Dünya Savaşı zamanına kadar sürmüş özel kesim ile devlet kesimi karşı karşıya gelmiştirİkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’nın galip gelmesiyle, yakın ilişki kurulmaya başlanmış, büyüyen Amerikan kapitalizmine karşı konulamamıştır. “Nasıl ki Tanzimat öncesi Osmanlı koşulları sanayi devrimine geçen Batı kapitalizmine açık idi ise, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de Batı’ya özellikle artık dünya devleti haline gelen Amerika’nın dolar diplomasisine açıktı”. Küçükömer’e göre Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin bağımlı hale gelmesi Amerikan kapitalizmine ve onun gerektirdiği eğitim, ordu gibi kurumların bürokratlar tarafından izin verilmesi ve buna karşı çıkanların da cezalandırılmasına bağlıdır. “Batının emirlerine açık batıcı üretim ilişkileri vardı Türkiye’de. Tanzimat’tan bu yana yamalı da olsa alınan üst Batı kurumları ve değerler sistemi (ideolojisi) kapitalizme açık kapılardı”(Küçükömer, 1969).

1960’lardaki bir diğer gelişme ise ortanın solunun CHP’li yöneticiler ve aydınlar tarafından açıkça tanımının yapılmaya başlanmasıdır. “1960’ların başından itibaren ortanın solu deyimi, CHP’li kimi yöneticilerin ve aydınlarının dilinin ucundaydı; hatta bunlardan bazıları adını koyarak ortanın solunda olduklarını söylemişlerdi” (Ağtaş, 2008). Ortanın solu, aslında ekonomik anlamda devletçi ama bir yandan halkçı, sağ ve muhafazakar çizgiden uzak ama komünizmi de tehdit olarak gören bir soldu.  2 Temmuz 1968 tarihli Ulus Gazetesi’nde ortanın solunun amaçlarını şöyle belirtmiştir:

…Tarımda, çalışan nüfusun yeter büyüklüğe ulaşmış toprakları üzerinde yüksek verim sağlayabildiği, ürünlerinin tam karşılığının alındığı, önemli yeraltı kaynaklarının devlet eliyle işletildiği, işsizi olmayan, sanayileşmiş, hiçbir yurttaşın hastane kapılarında sürünmediği, en çok kazananla en az kazanın yaşantısı arasındaki büyük farkın kaldırıldığı, çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alındığı, imkan eşitliği içinde kabiliyetli bütün çocukların eğitim gördüğü, laikliğin ulusal bütünlüğün temeli sayan yurttaşlarının en geniş ölçüde yönetime katıldığı ve halkın ekonomide hakim güç haline geldiği…(Küçükömer, 1969).

Daha önce bahsettiğim, 60’lı yıllarda çıkan işçi partisi (TİP) hareketleri CHP’deki bazı aydınları ve bürokratları etkilemiş ve merkezden daha çok sola doğru bir kayma yaşanmıştır. Hatta Ecevit döneminde sosyal demokrasi popülerlik kazanmış ancak bazı kesimlerce Kemalizm karşıtı, Marksist olarak eleştirilmiştir.

Küçükömer’in halkın sol partilere oy vermesi için, devletin resmi ideolojisi Kemalizm’den bağımsız, halka ve işçi sınıfına hitap eden örgütlerin, partilerin olması gerektiğine katılmaktayım. CHP’nin halkla uzlaşamamış, dayatmacı modernleşme politikalarının başarılı olmadığı (en azından 70’lere kadar) DP’nin halkın büyük bir kesiminin isteğiyle iktidara gelmesiyle açıklayabiliriz. Bürokratların halkla çekişmesini göz önüne alarak, başarılı halkçı propagandalarıyla başa gelen DP ile CHP arasında laik-islamcı çekişmesi, Milli Birlik Komitesi ile Batı değerlerinden uzaklaşan Türkiye’nin kurtarılması için 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleştirilmiştir. Yapılan tüm baskılar, cezalar, darbeler göz önüne alındığında halkın isteklerinin değil yine devletin resmi ideolojisiyle bürokratların ön plana çıktığı ve Batılaşma haricinde her türlü değişimin tehdit olarak algılandığını göstermektedir. Küçükömer’e göre, 1960’lardan itibaren bürokrat grubun yani ortanın solunun subay kesimi tarihi bir gelişme içine girmiştir. Ordu Yardımlaşma kurumuyla birlikte, üretim aracı sahibi olmaya itilmişler böylece DP döneminde fakirleşen subayların durumu iyileştirilmiştir. Ona göre bu girişim subayları kapitalist yapma girişimidir ve devrimcilikten, halktan uzaklaşma nedenlerinden biridir.

Sonuç

Düzenin Yabancılaşması şuan tartışılıp, eleştirilebilen ancak 1970’lerin başında daha önce hiç söylenmemiş Türkiye’deki sağ ve sol ideolojilere dönük farklı yaklaşımlarıyla, batılılaşma eleştirileriyle büyük yankı uyandırmıştır. Kitapta kronolojik sıraya göre Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminden, batılılaşma çabalarından, bu dönemden başlayarak oluşan sağ ve sol bürokrat kesimlerden ve zamanla bu grupların Türkiye siyasi tarihindeki dönüşümünden bahsetmiştir. Küçükömer’in birçok kesimden eleştirilere maruz kaldığı çeşitli tezleri bulunmaktadır ancak bu kitabında hepsine değinmemiş özellikle sol düşüncenin gelişim çizgisinden bahsetmiştir.

Küçükömer’e birçok konuda katılmakla birlikte üslubunun biraz sert olduğunu ve düşüncelerini savunmak için eleştirellikten uzak bir yaklaşım sergilediğini belirtmeliyim. Katıldığım noktalar, sol akımın gelişim süreciyle ilgili bölümlerdi. Küçükömer’e göre sol tarafta bulunan laik-batılı-aydın kesim (ortanın solu olarak tanımladığı CHP de dahil), gücünü halktan değil bürokrasiden almakta, ‘aydınların’ ve ordunun içinde bulunduğu bu bürokratik zümre, batılılaşmayı resmi ideoloji haline getirip, sivil hareket ve muhalefete karşı çıkmışlardır. Değişimlerde aktif olamayan, içselleştiremeyen İslamcı-doğu grupları ile batılı-laik grup arasında yabancılaşma başlamıştır. Cumhuriyetin ilk kurulduğu dönemlerde milliyetçilik ve vatanı kurtarma projeleriyle devletin başına geçen batıcı grup, aslında Kemalizm ideolojisiyle tüm değişimlere kapalı kalarak en muhafazakar kesim olmuştur. Doğucu-islamcı kesimler ise halkın içinden gelen gerçek kültürü temsil eden gruplardır. Demokrasinin gerçekleşebilmesi, halkın örgütlenebilmesi, sivil topluma ulaşılabilmesi ancak bu grupla olabilir. Tam olarak katılmadığım bölüm ise Türkiye modernleşmesinin sadece kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmesine indirgenmesiydi. Öncelikle Osmanlı Devleti’nde toplumsal kuruluşun kapitalizm ile çevreselleşmesine katılmaktayım ancak bunun yanında sosyolojik etmenlerden de bahsetmeningerekli olduğunu düşünüyorum. Aynı durum Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli modernleştirme sürecinde batılı-laik bürokratik grupların çıkarları için kapitalizme özgü kurumları taklit edip almasına katılıyorum ancak dönemin koşullarına göre hatalıydı demek yerine öneriler ve başka çözüm yolları üretmenin daha mantıklı olacağı kanısındayım.“Batılaşma, batı toplumuna girme “Civil Toplum” yaratma çabaları, kökü dışarda,  yani batı kapitalizminde olan ve mevcut yerli üretim düzeninden kopuk ya da onunla bir türlü tamamlaşamayan sözde bir “kültür devrimi” olarak gözükmektedir”(Küçükömer, 1969). Batılaşma teriminin batılılaşmak ya da modernleşme yerine kullanılmasının çok gerekli olduğunu düşünmüyorum ancak tepeden inmeci bir yaklaşımla Batı’ya ait tüm kurumların, kültürün halka baskı yapılarak kabul ettirilmeye çalışılmasına Küçükömer gibi ben de karşı bir duruş sergiliyorum. Kısacası genel olarak Küçükömer’in tespitlerine bazı noktalar hariç çoğuna katılıyorum ve bu analizlerin günümüz siyasi koşullarına da uyduğunu düşünüyorum.

Kaynakça

Aksoy, A. ve Robins, K. (1997). PeripheralVision: Cultural Industries and Cultural Identities in Turkey.http://www.medyakronik.net/akademi/makaleler/makaleler25.htm

Ağtaş, Ö. (2008). Ortanın Solu: İsmet İnönü’den Bülent Ecevit’e. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce. İletişim Yayınları, İstanbul.

Çulhaoğlu, M. (2009). Modernleşme, Batılılaşma ve Türk Solu. Modernleşme ve Batıcılık. İletişim Yayınları, İstanbul.

Kaliber, A. (2009). Türk Modernleşmesi Sorunsallaştıran Üç Paradigma Üzerine. Modernleşme ve Batıcılık. İletişim Yayınları, İstanbul.

Keyder, Ç. (1997). Whither the Project of Modernity? Turkey in the 1990s. Eds. Sibel Bozdoğan and Resat Kasaba. RethinkingModernity and National Identity inTurkey. University of Washington Press.http://library.northsouth.edu/Upload/Rethinking%20Modernity.pdf

Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları, İstanbul.

Yaman, Y. (1994). Sunuş, Düzenin Yabancılaşması. Bağlam Yayıncılık, İstanbul.

Yılmaz, H. (2009). İdris Küçükömer’in Siyasal Tezleri Bağlamında AKP ve CHP Parti Programlarının Analizi.www.siyasaliletisim.org/pdf/idriskucukomer.pdf

Türe Şahin

Discussion

No comments yet.

Post a Comment