//
you're reading...

Kitap İncelemeleri

Cesur Yeni Dünya Üzerine Eleştiri / Selin Dora

Aldous Leonard Huxley, 26 Temmuz 1894’te İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Darwin’in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley’in torunu, yine ünlü biyolog Sir Julian Huxley’in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold’ın yiğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi.Bilim ve edebiyatı birleştiren bu entellektüel miras Huxley’in dünyaya bakışının temelini oluşturdu. 1908-1914 yılları arasında yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, kardeşinin intiharı ve Eton College’de öğrenimi sırasında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu kör olması, Huxley’in iç dünyasını keşfetmesine olanak verdi. Bu olaylar Huxley’in tüm gençliğini etkiledi ve hayatında silinmez izler bıraktı. Yazar yaşamının sonuna kadar göz hastalığı ile savaşmak zorunda kaldı.

1916-1920 yılları arasında, daha çok Fransız simgecileri’nin etkisini taşıyan şiirlerden oluşan dört kitap yayımlandı.Askerlikten muhaf tutulan Huxley, bir süre tarım işçisi olarak çalıştı. 1919’da Maria Nys ile evlendi. Kısa öykülerinin yer aldığı “Limbodan” (1920) sonra kendisini üne kavuşturan “Crome Yellow/Krom Sarısı” (1921) adlı ilk romanı yayımlandı. 1925 ‘te yayımlanan romanı “ Those Barren Leaves/ Şu Kısır Yapraklar” ı W.B Yeats ingiliz romanına felsefenin dönüşü olarak değerlendirdi. Huxley’in ilk “fikir romanı” sayılan “point counter point/ ses sese karşı”1928 ününü daha da pekişirdi. Ama asıl ününü “Brave New World/ Cesur Yeni Dünya” (1932) adlı gelecekçi yerli romanı sağladı. 1954 yılında yayımlanan “ The Door of Perception / Algı Kapıları” ve devamı niteliğindeki “ Heaven and Hell / cennet ve cehennem” (1956) geniş yankılara yol açtı. Kitap “beat kuşağı”nın başucu yapıtlarından biri oldu. The Doors topluluğu adını bu kitaptan esinlenerek aldı, ayrıca yapıt The Beatles’in Sergeant Pepper albümüne esin kaynağı oldu. 1955’te Maria Huxley öldü. Aldous Huxley, bir yıl sonra psikoterapist Laura Archera ile evlendi. 1958 yılında “Brave New World Revisited/ Yeniden Ziyaret Edilen Cesur Yeni Dünya” yayımlandı. 1962 de yayımlanan “Island/Ada” son romanıdır. Aynı yıl Los Angles’deki evi yandı. Huxley, kendi sözleriyle artık “mülksüz ve geçmişi olmayan bir adamdı”. Huxley, 22 Kasım 1963 de Hollywood’daki evinde hayata gözlerini yumdu.

ÖZET
Cesur yeni dünya ideal ile korkunç arasında bir yaşamdır. Kitabı elime aldığımda düşündüğüm ilk şey “cesur” kelimesinin diğerleriyle şık durmadığı olmuştu. Kitap distopya yani kara ütopya demeye dilimin varmadığı, insanın sorulara boğan bir gelecek kurgusu. 1932 yılında bakarak öyle bir dünya yaratmış ki, bahsettiği dünya iyi mi kötü mü bir türlü karar veremiyorsunuz. Cesur yeni dünyayı tarif etmek oldukça zor. Çünkü Orwell’in totaliter ve baskıcı rejimindeki gibi şiddet ve alttan alttan kaynayan kaos yok burada. Orwell yaşadığı zaman çektiği sıkıntılar dolayısıyla faşizme, komünizme ve totaliter her türlü düşünceye karşıydı. Kitapta bu baskıcı rejimlere tamamen karşı bir tutumla onları en karanlık bir şekilde tasvir etmeyi uygun görmüş. Oysa Huxley’in dünyası adeta bir liberal ütopyası. İlk bakışta anti ütopya olduğunu anlamak bile zor. Hastalık yok, açlık yok, savaş yok, işçiler isyan etmiyor her gün mutlulukla hizmet edip gülümseyerek evlerine dönüyorlar. Golf oynayabilirler veya mucizevi “soma” geleceğin laboratuarlarında üretilecek olan bir ilaç. Onu aldığınızda hayalinizdeki herhangi bir şeyi tüm gerçekliği ile yaşıyorsunuz. Örneğin, iş yerinizdeki 1 saatlik molanızda bir soma yutabilir ve bir haftalık Hawai tatiline çıkabilirsiniz. Bir saatlik yoğun deneyim ve sinirsel uyarının ardından yenilenmiş ve huzurlu olarak işinize dönebilirsiniz. “ Böyle bir mükammel ilaç olsa kimse evinden çıkmaz, herkes kendi kurduğu hayal dünyasında yaşardı” diyebilirsiniz. Ama bu sistemde kimse sorumluluklarını ihmal etmiyor ve herkes sabah olduğunda görevinin başına geçiyor. Görünüşte mükemmel sokakta aç gezen hayvan yok. Hiçbir çocuk ailesi tarafından terk edilmiyor. Çünkü tüm sistem aslında dev bir yetimhane… Büyüdüğünüzde bile içinden çıkmadığınız daha doğrusu çıkmak istemediğiniz bir düzenek…
Neden Cesur Yeni Dünya’yı Orwell’in 1984’üyle birlikte anma eğilimi gösteriyoruz? İkisinin de birer kara ütopya olması, her iki romanda da okuyucunun müthiş iç bulantısıyla kıvrandığına şüphe yoktur. Dil kurguyu karanlık bir manzara etrafına inşa ediyor gibi. Sanki okuyucunun bu karamsar tablo içinde ferah bir okuma gerçekleştirmesini istememektedir. Her iki romanda da kurgulanan dünyalar birbirine zıt nitelikler taşısa da, ikisinin de karanlık bir gelecek noktasında buluştuğunu görürüz. Baktığımda 1984’ün müdahaleci ve insanı kendi ideolojisi etrafında şekillendirmeyi amaçlayan, direnişe ve mühalefete karşı tahammülsüz, baskıcı totalitarizmine karşılık, Cesur Yeni Dünya’da yine tam olarak denetleyici olmamasına rağmen müdahaleci iktidar tutumundan vazgeçmeyen fakat bunu insanlara hedonist ve tutkucu bir idealizmi aşılayarak gerçekleştirmeyi uman sözde özgürlükçü totalitarizmdir. Birçok eleştirmen Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı ile George Orwell’in 1984’üne dair yaptıkları karşılaştırmalarda Huxley’in Orwell’e göre daha doğru tahminlerde bulunduğunu dile getirdi. Orwell’in yoğun baskı altında kalan insanın bilgiye ulaşamayacağından korkarak yazdığı romanına karşın Huxley’in enformasyon bombardımanı sonucu insanın duyarsızlaşacağını öngören romanının galip çıktığını gösterecekti. Özet geçecek olursam kitap insanı Ford’dan sonra 612 yılına götürüyor; yani taşıma bandı uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleri ile üretilmiş ilk otomobil olan T modeli’nin üretim yılından 632 yıl sonraya. Dünya ciddi bir devrim yaşamış, savaş ve ekonomik buhran sonrası kurulmuş, Ford’un endüstri felsefesiyle işleyen dünya devletine. Bu dünya devletinin istikrarı genetik mühendisliği ve insanları tüm yönleriyle şartlandırmayı hedeflemekten geçmektedir.

“Cesur Yeni Dünya”da insanlar yapay yollarla ve modern bir kast sistemi oluşturuyorlar. Her sınıf kendi özel genetik koduyla yaratılıyor ve hepsine farklı isimler veriliyor alpha, beta, epsilon gibi uyumayı ve yemek yemeği bile unutup kendisi için yaratılmış yapay bir dünyada ölene kadar kalmayı tercih eden bir yeni nesil, seçim yapamadığınız sizin yerinize her şeyi seçen insanların bulunduğu, ama yine de hep mutlu olduğunuz bir yer; herkesin herkesi elde edebileceği,rekabetin sıfır olduğu bir çevre. Kitabın yazıldığı dönemde henüz klonlama denen kavram bile var olmadığı düşünülünce, Huxley’in genetik biliminin geleceğine dair düşünceleri önünde saygıyla eğilmemek imkansızdır. Her tür kendine has bir göreve sahip. İnsanlar daha doğmadan en zeki olan alfa artıdan yarı mongol olan epsilon eksiye kadar, fiziksel özelliklerin ve zekanın sınıfın ihtiyaçlarına göre şekillendirildiği çeşitli sınıflara ayrılmış her sınıftaki insan sayısı ihtiyaca göre kuluçka merkezinlerinde üretilirdi. İnsanlar küçüklüklerinden itibaren kendi sınıflarının ve yaptıkları işin en iyisi olduklarına şartlandırılır ve bu sayede herkes mutludur. Alt sınıftakiler üsttekileri kıskanmaz Örneğin, “alfa”ların bir alt sınıfı olan “beta”lara şartlandırma merkezlerindeki sınıf bilinci derslerinde otuz ay süresince yüz yirmi kez ,haftada üç kere şu cümleler uykuda eğitim methoduyla (hipnopedya) ile dinletilmiştir. “ Alfa çocukları gri giyerler. Bizden çok daha sıkı çalışırlar, çünkü korkulacak kadar zekidirler. Gerçekten beta olduğum için öyle mutluyum ki. Çünkü o kadar ders çalışmıyorum. Üstelik biz gamalar ve deltalardan çok daha iyiyiz. Gamalar aptaldırlar hep yeşil giyerler. Delta çocuklar da haki giyerler. Yok, hayır hayır. Delta çocuklarıyla oyun oynamak istemiyorum. Epsilonlar daha da kötüdürler. Okuyup yazamayacak kadar aptallar. Üstelik siyah giyerler,ki siyah canavarca bir renktir. Beta olduğum için öyle mutluyum ki…”

Şartlandırma merkezi insan robotlar yetiştiriyorlar ama “mutlu” robotlar. Yaratılıştan itibaren işçi, memur veya yönetici olarak yetiştiriliyorsunuz. Ayakkabı boyacısı olarak dünya’ya geldiniz diyelim yaşamınız böyle bir kölelik ilüzyonda geçip gidiyor. İşin ilginç kısmı zamanı gelince görevi başına geçen kimsenin aklına, karşı çıkmak dahi gelmiyor. Elie Wiesel şöyle diyor: “Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmediğiniz bir zaman asla olamamalı.” Tepkimizi dile getirmediğimiz durumda teslimiyet gümüş bir tepsinin içinde sunulacaktır insana bu yüzden insan tepkisini farklı yollar bile olsa dile getirmelidir. İnsan hayatına baktığımda bu durum en çok çocukluk dönemimizde yaşadığımız çaresizlikle doğrudan bağlantılıdır. Çocukluk döneminden sınırlarımızı belirlemeye başlarız. Nereye oturmamız gerektiği, ne yememiz gerektiği ne yapmamız gerektiği bize sürekli aşılanır. Dikkat ettiğimizde evde, okulda, iş yerinde yapmamız gerekenler kurallar halinde verilir. Bu durumda beyin sadece yapmaması gerekenlere odaklanır ve yapması gerekenleri atlar. Buradaki insanların bulundukları konumu yadırgamamasının nedeni çocukluğumuzda yaşadığımız çaresizlikle aynıdır yapmaması gerekenler öğretiliyor yapması gerekenler atlatılıyor. Cümlelerimizin içinde hep “yaptırtıldı, izin verildi,yapması gerekenler söylendi” dolanıyor duruyor o cümlelerin veya kelimelerin bazı durumlarda artık “yaptım,izin verdim,yapaması gerekenleri söyledim”e dönüşmesi şart! Gelişimleri boyunca var olan edilgen itaatin ,maddi tüketimin ve gelişi güzel bir şekilde karşı cinsle yatmanın erdemliliği uykuda şartlandırma (hipnopedya) verilmektedir. Dünya devletlerinin insanları ilerleyen yıllarda mutsuzluk hissini ortadan kaldıran uyuşturucular (soma) ve cinsel birleşmelerle zekin merkezde yer tuttuğu bir hayat yaşarlar.

Anne, baba, aile gibi kavramlar ayıp; aşık olmak, elde edememek gibileri de komiktir. Hayatın tüm sahaları toplumsal yarar olgusu üzerinden şekillenmektedir. Bir yandan bireysel hazlar körüklenirken, diğer yandan kollektif bir bilincin de uyanık tutulması gerektiğine şahit oluruz: Toplum “Herkes herkes içindir” anlayışı ile şekillendirilmiştir. Shakespeare, Dante gibi yazarların yasaklanma nedeni insanların eskilerden hoşlanmasını engellemekti. Bu toplum yeniye ve tüketime dayalı bir toplumdur. Dünya devletinin dışında yaşamasına izin verilen tek tür Vahşi Ayrı bölgelerinde yaşayan insanlardır. Vahşiler “eski ve sapkın olan adetler”i sürdürmektedirler: Evlenmek, çocuk doğurmak , sevişmek ve yaşlanarak ölmek kavramlarını dolu dolu yaşarlardı. Oysa Ford’un ülkesinde “anne” kelimesi pornografik bir anlam taşımaktaydı ve insanlar bu kelimeleri ağızlarına alamazlardı. “Doğurmak” kavramı üretilip şartlandırılmış her birey düzeninin temeline dinamit koymak olarak algılanmaktadır.

Şartlandırma Merkez’inde görevli olan Bernard Marx, bir ayrı bölgeye giderek oradan John adlı vahşiyi Londra’ya getirmeye karar verir. John ülkede coşkuyla karşılanır fakat daha sonra bu yeni dünya konusunda hayal kırıklığına uğrar. Nihayetinde eski dünya geleneklerinin hakim olduğu bir dünyadan gelmiştir ve burada karşılaştığı hedonist yaşam biçimine asla ayak uyduramaz. Bu durum “Dünya Devleti”nin insanlarının özgür olmadıklarını” düşündürür ve onlara karşı çıkar. İnsanı değerlerin yüceliğinden dem vurur. Böylece, Ford’dan sonra 632’nin kaotik manzarası John’un gözünden en dehşetli haliyle teyit edilmiş olur. John’un şehirden kaçışıyla gözlerimizin önüne karamsar bir son perde sunar. John’un bu durumu aklıma yıllardır ülkesinden uzakta, Norveç’te yaşayan Kürt asıllı yönetmen Hişam Zaman’ın hayat tecrübelerini bir yandan da göçmen hikayelerini konu edindiği bir filmi ve Zaman’ın röportajında geçen şu sözleri getirdi: “ ben bir ağaç gibiyim, kişiliğim ağaç gibi, ağacın yerini değiştirin o yine de aidiyetini, toprağını bilir ve arar,” der. Kendisini ağaca benzetme söylemiyle kastetmek istediği şey insan nereye giderse gitsin ve nerede olursa olsun ait olduğu yeri sürekli anımsar ve arar çünkü kökü oraya alışık toprağı orasıdır. Toprağından memnun meyve veren bir ağacı kendi toprağından söküp başka bir toprağa ekmemiz ağacı küstürür bu durumda da ağaç eski verimliliğini koruyamaz insanda öyledir aslından uzaklaştıkça kendine yabancılaşır ve bir takım zorluklar yaşar ama aidiyetini ve toprağını asla unutmaz. Tepkisini verdiği meyvesiyle belirtir anlayabilene ağaç. Zaman’ın Norveç’te geçen filmlerini Kürt dilinde çekerek; kürt halkının kültürel, ahlaki ve toplumsal değerini dünyaya duyurabileceğine inanıyordu. Zaman eski dünyasında geleneklerin hakim olduğu bir dünyadan Norveç’e geliyor ve buraya ayak uydurmakta zorluk çekiyor ve her şeyi yadırgamaya başlıyor tıpkı John gibi. Zaman’ın filmi kürt dilinde çekmesi bir takım değerlerin yok olmasını engellemek istemesinden kaynaklanıyordu, film aslında olması gerekenin bu olduğunu gösterir ve tepkidir. John farklı bir ülkeye gidip orada değerlerinin yok olmaya başladığını ve insanların özgür olmadıklarını düşündüğü zaman bu duruma karşı çıkar ve oradan kaçar. Tepkisel açıdan aradaki tek fark John şehirden kaçışıyla karamsar bir son sunar Hişam Zaman ise daha cesur.

   

Selin Dora

Discussion

No comments yet.

Post a Comment