//
you're reading...

Main Menu

Masallar ve Toplumsal Cinsiyet: Kadın Kimliğinin Ataerkil Söylemlerle Yeniden Yapılandırılması / İpek Artun

Özet

Bu makalede kültürel ürünlerden bir tür olan masal kitaplarından, kadın ve erkek rollerinin yeniden yapılandırılma evresinde kullanılan söylemler ve basmakalıp düşünceler temel alınarak kadın kimliğinin ataerkil toplum içerisinde nasıl yeniden şekillendirildiği incelenecektir. İnceleme için Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kül Kedisi Sindrella, Kırmızı Başlıklı Kız ve Kurbağa Prens adlı masallar seçilmiştir. Dört masalın seçilme sebebi her birinin ana akım/popüler masal örneği olmasıdır. Adı geçen masallar tematik analiz ve içerik analizi çevresinde incelenecektir. Bu masalların ortak özellikleri belirli ideolojileri yeniden üretmeleridir. Bu ideolojiler, kadının güzel olma zorunluluğu, kadın korkusunun pekiştirilmesi, kadının bağımsızlık korkusu, evcil kadın ve itaat eden kadın modelleri’dir. Bahsedilen ideolojilerin yeniden üretilmesi toplumun sıradanlaşmasına ve tek tipleşmesine sebep olur. Bir başka deyişle, kadın ve erkek davranış modellerini dar bir kalıba sığdırır çünkü ideoloji tek bir teori ve tek bir sistemdir dolayısıyla tek bir zihniyet oluştururken alternatifliğe yer vermez.

Anahtar Kelimeler: Toplumsal Cinsiyet, Masallar, Kadın Kimliği, Misojin, Sindrella Kompleksi

 

 “Periler diyarı tehlikeli bir ülkedir ve bu diyarda ihtiyatsızlar için tuzaklar, fazla cesur olanlar için de zindanlar vardır.”

                                                                                                                     Tolkien

            Masal, diğer edebi metinlerle ya da kültürel ürünlerle karşılaştırıldığında tıpkı mitler gibi halk anlatı geleneğine dayanır. ‘Masal halk anlatmalarının en çok ilgi gören türlerinin başında gelir. İlkel kavimlerde sözlü olarak ortaya çıkan masal daha sonraki dönemlerde gelişmiş ve güzelleşmiş olarak görülür’ (Göçgün, 2004 sf. 131). Dolayısıyla masalın yaşaması halkın toplumsal kabulüne ve onu yaşatmasına bağlıdır. Masal içinde var olduğu toplumun kurallarını, kodlarını, kültürel değerlerini, baskın düşüncelerini gelecek nesile miras olarak bırakır. Genel çerçevesiyle bakıldığında özellikle toplumun gözünde masum bir tablo çizen masal, aslında toplumun temel dinamiklerinin yeniden üretilmesine önemli katkı sağlayan bir kültürel üründür.  Masalın oluşturulan yapay atmosferi var olan toplum düzeninin kurgusu ve yansımasıdır. ‘Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. İlk ikisi ortak bilinçdışının şekillenmesi, “resim”lenmesidir; rüyalar ise ortak bilinçdışından beslenen ilksel kaynakları ile kişisel bilinçdışının ürünüdür’ (Saydam, 1997 sf. 46).

            Masallarda dilin kullanımı kadın ve erkek arasındaki ayırımı pekiştirirken aynı zamanda kişinin karakterinin hangi karşıtlık üzerinden yapılandırılması gerektiğini de vurgular.       

            Sezer’in (2010) çalışmasına göre:

Genel olarak klasik masallarla Yeşilçam’ın siyah beyaz dönemindeki klişe filmler arasında bir köprü vardır. Anadolu masal geleneği, Sindrella gibi evrenselleşmiş masalları da bünyesine alarak, kendini bu dönemdeki filmlere aktarmıştır.  Bazen  hikayeyi doğrudan alarak, bazen de işlemiş olduğumuz alt yapıyı, tiplemeleri, bu tiplemelerin özellikle iyiliklerini ya da kötülüklerini açıklayan yan hikayeleri kullanarak… (sf. 22).

Kullanılan iyi-kötü, güzel-çirkin gibi ikili opozisyonlar masalı okuyan çocukların kendilerine hangi modelleri seçeceğini büyük ölçüde belirler. Masallarda dilin kullanımı ikili karşıtlıkları oluştururken karşıtlıklar arasında kalan yumuşak geçişlere genellikle yer vermemektedir. Daha belirgin bir örnekle, masallar gri tonuna yer vermeksizin siyah ve beyaz zıtlığı çerçevesi içerisine sıkışmıştır.  Siyah tonunu simgeleyen kötü kalpli kraliçe femme fatale rolüne mahkumken, beyaz tonunda iyiliği ve güzelliği ile övgü toplayan masum prensesler vardır. Masum prensesler femme fatale’in aksine ataerkil toplumun normlarıyla hareket ederler. Dille kurgulanan bu diyalektikte çocukların özdeşleşmek istedikleri karakterler iyi ve güzel olanlardır. Başka bir deyişle, ataerkil toplum düzenini bozmayanlar, bu otoriteye boyun eğenlerdir.           

            Gustav Hans’ın (2006) çalışmasını Kamuran Şipal şu şekilde çevirmiştir:

Özdeşme,  Freud tarafından psikanaliz terminolojisi kapsamına alınmıştır. Psikanalizde bir başkasına benzemek amacına yönelik olarak bir kimsenin bilinçdışında gerçekleşen olayı anlatır. Bir kimsenin bir başkasıyla ilgili tasarımından yola koyularak o kişinin nasıl düşündüğüne, nasıl hissettiğine ve nasıl davrandığına  inanıyorsa, öyle düşünmesi, hissetmesi ve davranması özdeşme diye nitelenir. Kişiliğin oluşumunda özdeşmenin niteliği alabildiğine büyüktür (sf. 278).

Kültürel ürünler toplumdaki basmakalıp düşünceleri pekiştirirken kadın ve erkeğin toplumsal rollerini de yeniden üretir. Çocukların masal karakterleriyle özdeşleşmeleri de bu sürecin tekrar edilmesine sebep olur. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet birbirinden farklıdır. Cinsiyet kadın ve erkeğin doğuştan getirdikleri biyolojik farklılıklara sahip olmalarıdır. Toplumsal cinsiyet ise, toplumsal olarak inşa edilmiştir. Oakley’e göre (1993), cinsiyet, kadın ve erkek arasındaki gözle görülebilen biyolojik, genital, prokreatif farklılıktır. Toplumsal cinsiyet ise kültürün bir ürünüdür, kadın ve erkek arasındaki sosyal sınıflaşmadan kaynaklanan rollerdir (sf.58). Toplumsal cinsiyet, kişilerin davranış şekillerini belirleyerek onlara nasıl ideal bir erkek ya da ideal bir kadın olacaklarını belirli normlarla ve kalıplarla öğretir. Kadın ve erkek kimliklerini oluşturarak onların tek tipleşmesine sebep olur. Judith Lorber’a göre (1994),  toplumsal cinsiyet rolleri kişilere çeşitli sorumluluklar verir. Kişinin karakteri, duyguları, hisleri, hırsları, motivasyonları toplumun öğrettiği söylemler ve hayat tecrübeleri doğrultusunda şekillenir. Dolayısıyla başka bir karaktere sahip olabilecek insanlar toplum tarafından bambaşka insanlara dönüştürülürler. Bu süreç, toplumun çeşitli değerleriyle ve dinle meşrulaştırılır (sf.114).

Bir başka deyişle, toplumsal cinsiyet statüleri kadın ve erkeğin tanımını belirler. Bu tanımlar çerçevesinde kadın ve erkeğin hangi tarzda kıyafetler giymeleri, vücutlarını nasıl şekillendirmeleri ve hangi isimlere sahip olmaları gerektiği bellidir. Wharton’a göre (2009), kız çocukları giysilerini pembe tonlarından seçerek süslü giyinmeyi öğrenirken, erkekler mavi ve pastel renkli kıyafetleri terci edeler. Aynı zamanda kızlar odalarını pembeye boyarken erkeklerin renk seçimi yine maviden yanadır (sf. 123). Bu doktrinler filmler, radyo ve televizyon programları, oyunlar, reklamlar ve özellikle masal kitapları aracılığıyla yeniden üretilir. Foucault’ya göre (2007), söylemin nizami gücü insanların üzerinde disiplin baskısının kurulmasına sebep olur, kişileri disipline ederek belirli davranışları belirli kalıplarla yapmaya zorlar (sf. 123). Erkek ve kadın davranış biçimleri, toplumun öngördüğü davranış modellerini baz alarak şekillenirler dolayısıyla bu durumdan hem erkek hem de kadın muzdariptir. Bu iki cinsiyetin üzerinde kurulan baskı kadınların omuzlarına daha ağır bir yük bindirir. Toplumun gözünde erkek ilk planda yer alır dolayısıyla etkendir ve özne durumundadır. Bunun sonucu olarak para kazanma, aile ekonomisini kalkındırma, mantıklı kararlar vermek zorunda olma, hiçbir koşulda duygusal olmama, ağlamama ve güçlü olma gibi iş bölümleri ve roller erkek olmakla özdeştirilir. Diğer bir yandan ise kadın toplumda ikinci plana itilen karakterdir. Edilgen ya da nesne konumuna getirilen kadının iş bölümü kocasına ve çocuğuna bakmak, ev işleri yapmak, bazı durumlarda çalışmak iken toplumsal rolleri ise, duygusal, anaç, sevgi dolu, şefkatli, hassas ve itaatkar olmaktır. Bu yükümlülükler kadının üzerinde erkeklere oranla daha çok baskı kurar çünkü kadının rolleri erkeğe göre hayatının her alanında daha pasiftir ve kadın erkeğe hizmet etmek için tasarlanmıştır. Bu durum gerek ev alanında gerek iş hayatında birbirinden farksız değildir. Evde kadın, erkeğin rahat etmesi için onun yemeğini pişirip, çamaşırını yıkarken iş hayatında ise, kadınların yönetici pozisyonuna gelmesi herhangi bir resmi yaptırım olmamasına rağmen oldukça zordur. Bunun sebebi ataerkil toplumun kadının önüne set çeken “cam tavan”ıdır. Cam tavan bir kariyerde ilerlemeyi engelleyen görünmez bir engeldir ve kadın bunun mağdurudur. Bu saydam engel iş hayatında da kadının yönetici erkeğe hizmet etmesi için vardır.  Toplumda yüksek makamlarda ve üst düzey yönetimlerdeki erkeklerin sayısının kadınlara oranla daha yüksek olmasının sebebi budur. Dolayısıyla toplum kuralları kadının yaratıcı yönlerinin gelişmesini aynı zamanda da bunların sergilenmesini engeller. Zoonen’a göre (1997), medya, erkek patronların ve yapımcıların ellerinde olduğu için ataerkil toplumun çıkarları doğrultusunda işleyecektir. Radikal feministlere göre, toplumun baskın olan düşüncelerini değiştirmenin tek yolu medyadır (sf. 476). Medya yeni bir dil oluşturmalı ve var olan basmakalıp düşüncelerle söylemleri değiştirmelidir. Örneğin, ataerkil topluma karşı çıkan kadına “cadı kadın” demek yerine özgürlükçü kadın denmesini sağlamalıdır. Ancak bu vesileyle kadının toplum içerisinde birey olarak sayılması sağlanabilinir.

Bu makalede kadın ve erkek rollerinin yeniden yapılandırılma evresindeki kullanılan söylemleri incelemek için Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kül Kedisi Sindrella, Kırmızı Başlıklı Kız ve Kurbağa Prens adlı masallar seçilmiştir. Bu masallarda, kadın kimliğinin yeniden üretilmesinde belirli olarak ortak ideolojiler kullanılmaktadır. Bu ideolojiler, kadının güzel olma zorunluluğu, kadın korkusunun pekiştirilmesi, kadının bağımsızlık korkusu, evcil kadın ve itaat eden kadın modelleri’dir.

Kadının güzellik imgesi

             Kültürel ürünler feminenlik stereotipinin içinde var olan çeşitli anlamların tekrar edilmesine sebep olur. Güzellik, güzellikle birlikte gelen zayıflık ve gençlik feminen olmanın ön koşullarıdır. Zayıflık, gençlik ve güzellik özellikleri incelenen masallarda en sık kullanılan unsurlardır. Ekteki tabloda da görüldüğü üzere dört kitapta güzelliği ima eden toplam cümle ve kelime sayısı altmış bir olarak tespit edilmiştir. Özellikle incelenen dört kitabın üçünde, Pamuk Prenses, Kurbağa Prens ve Sindrella’da güzelliğin kadın olmanın en önemli parçası olduğunu görüyoruz. Bu masallarda işlenen ideolojik anlatıya göre kadın, toplum tarafından kabul görmek ve saygın olmak istiyorsa kesinlikle güzel olmalıdır. Ayrıca evlenilme niteliğine sahip olmak istiyorsa da güzel olmak zorundadır. Masallardaki çirkin kadınlar, prensler ya da diğer erkekler tarafından seçilmedikleri ve beğenilmedikleri için evlenemezler, güzel olmadıkları için evde kalmaya mahkumdurlar. Çirkin kadınların aksine, baloya davet edilen güzel Sindrella’ya aşık olmak ve onunla evlenmek o kadar kolaydır ki prensten şu cümleleri duyarız: “Daha adınızı bile bilmiyorum fakat sizinle evlenmek istiyorum”. (Kül Kedisi Sindrella, sf. 23) Prens Sindrella’yı tanımamasına, henüz adını bile bilmemesine rağmen güzelliğinden o kadar etkilenmiştir ki evlenmek için kadının başka bir özelliğine bakmaya bile gerek görmez. Zaten Prens, Sindrella balo salonuna girer girmez onun güzelliğinden büyülenerek onun evlenilecek bir kız olduğunu saptamıştır. Bu, masalda bulunan şu ifadeyle gösterilebilir: “Prens, Sindrella’yı salona girer girmez fark etmiş. Bu güzel kızın beyaz bir güvercine benzeyen ellerine, ay gibi parlayan tertemiz yüzüne hayran kalmış. Onun, evlenmek için aradığı kız olduğunu hemen anlamış. Gidip Sindrella’nın yanına ‘benimle dans eder misiniz?’ diye sormuş” (Kül Kedisi Sindrella, sf. 20). Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, kadının nasıl bir kişiliğe ve karakter özelliklerine sahip olduğunun hiçbir önemi yoktur. Ataerkil toplumlarda insanlık erkeklerden oluşmuştur ve erkek kadını kendi isteği doğrultusunda tanımlar dolayısıyla kadına özerk, kişiliği olan bir varlık gözüyle bakmaz. Ona özne konumunda değer biçmez ve nesnelleştirir.

Bir başka yönden, masallarda çirkin olanlar hep kötü yürekli olanlardır, bunun tam tersine güzel olanların kalpleri de güzeldir ve çirkinler tarafından hep ezilirler. Sindrella’daki üvey kardeşlerin Sindrella’ya karşı olan kötü tutumları ve çirkinlikleri yüzünden evde kalmaları buna bir örnektir. Oysa çirkin kardeşlerin tam tersine Sindrella’nın narin, zayıf bir bedene sahip olduğu defalarca tekrarlanmıştır. Kadının güzel olmak için zayıf olmaktan başka seçeneğinin olmaması ve her fırsatta rejim yapmaya zorlanmasının bir örneğini yine Sindrella’da gözlemleyebiliriz. Prensin düzenlediği baloya katılabilmek için Sindrella’nın üvey kardeşleri haberi duyar duymaz zayıflamak için rejime başlarlar. Daha çarpıcı olan nokta ise annelerinin onları güzelleştirmek pahasına her yolu denemesi ve bununla da kalmayıp, prensi baştan çıkarabilmeleri için kardeşlerin arasında bir rekabet yaratmaya çalışmasıdır. Burada vurgulanan ideoloji güzel olmanın da yetersiz kaldığı ve toplum tarafından “en güzel” olarak görülmenin hayati anlam taşıdığıdır. O kadar önemlidir ki “en güzel” olmak, kardeşler bir yarış atı gibi prensi tavlamak için kullanılırlar. Masal içerisinde bu anlatı şu şekilde aktarılmıştır: “Haydi yavrularım sizleri göreyim birinizden birisi mutlaka baloda prensin gönlünü çalsın.” (Kül Kedisi Sindrella, sf. 8). Balo başladığında kızlar takıp takıştırıp süslenip baloya giderler. Burada önemli olan bir başka ayrıntı ise baloya çağırılan kadınların “güzel genç kız” niteliğine sahip olmak zorunda olmaları. Bu ifade masalda şu şekilde yer almaktadır: “Bir gün bütün bir ülkeye haber yayılmış. Kral, sarayında büyük bir balo veriyormuş. Bu baloya ülkenin bütün bayanları, özellikle genç kızları davetliymiş. Çünkü kralın evlenme çağındaki oğlu, eşini baloya gelen genç kızlar arasından seçecekmiş” (Kül Kedisi Sindrella, sf. 7). Bu basmakalıp düşünce tarzı kadının güzelliğini ve seksiliğini gençlik kalıbına sıkıştırmaktadır. Dolayısıyla karakterinin hiç önemi olmayan kadın, eğer genç, zayıf ve güzel bir bedene sahipse toplum tarafından sevilip, saygın bir konuma oturtulmaktadır.

Masallardaki güzellik üzerinden yürüyen kadınlık öğretisi genellikle ikiye ayrılır: Masum güzel ya da zeki güzel. iki özellik çok nadiren aynı kadında bulunur. Eğer söz konusu masum güzelse mutlu son kaçınılmazdır ancak söz konusu femme fatale ise bu kötü olan kadındır ve mutsuz olup cezalandırılmaya mahkumdur. Çünkü zeka ve güzellik birleştiğinde masumluk yok edilir ve kadın, zekasıyla irade sahibi olduğu için özne durumundadır. Tam da bu sebepten ötürü femme fatale’ler hep cadı kadın olarak gösterilirler. Masallardaki masum güzel karakterleri femme fatale’in tersine androjen gibi gösterilirler ve aynı zamanda kendi iradelerini kullanmadıkları için nesneleştirilirler. Sezer’e göre (2010), ‘“irade” nesneleşmeye izin vermez. Güzellik nesneleştirir, cinsel birleşme ise mülk olmanın en önemli ölçütüdür… Güzellik gibi eksikliğinin sonuçları da öyle abartılır ki; dünyanın en güzel kadınları bile kendilerinden emin olamadıkları bir “venüs kompleksi” içine hapsedilmiştir’ (sf. 128).

            Kadınların güzel olmayı bilinçaltlarında saplantı haline getirmeleri masalın şu kısmıyla kaçınılmazdır: Ölen Pamuk prenses için ağıtlar yakan cüceler onu mezara gömmeye kıyamazlar ve kır çiçeklerinden bir yatak hazırlayıp onun üstüne yatırdıktan sonra prensesin başına dizilerek onun güzelliğini seyretmeye başlarlar. Masalın alternatif bir anlatımında ise, mezar camdandır ve mezar yapı malzemesinin camdan olmasının tek amacı yine prensesin güzelliğini seyretmektir. Dolayısıyla güzellik kavramı o kadar takıntı haline getirilip mübalalı bir anlatımla vurgulanmıştır ki ölü bir insanın bile güzelliği seyredilmeye değerdir.

Masallarda tekrar tekrar vurgulanan kadına atfedilmiş güzellik imgesi beraberinde zayıf kalma ve genç kalma zorunluluğunu da getirir. Bu gençlik olgusu cinsellik açısından iki anlam barındır. Birinci anlamı “genç kız” sıfatının, bekaretini koruyan kızlara gönderme yapma amaçlı kullanılmasıdır. Sindrella masalında bekaret sembolik olarak işlenmektedir. Sindrella’nın prensle konuştuktan sonra cam ayakkabısını kaybetmesi, onun beraketinin sembolü olarak gösterildiği kanısındayım. Bekaret kavramı o kadar önemlidir ki kaybedildiği için masal evlilikle sonuçlanır. Gençlik olgusunun ikinci anlamı ise, kadının seksi olabilmesi için genç olma koşuludur. Günümüzde kadınlar yüzleri kırıştıkça bundan utanırlar ve yüzlerini saklamak zorunda hissederler. Bu gençlik imgesinin kayboluşu onlarda ihanete uğramışlar gibi bir his yaratır ve engel olunamayacak bir hayal kırıklığına yol açar. Yaşlılığın içeriği, tanımı ve anlamı söylemlerle değiştirildiği için kadının bakışıyla yaşlanmak kabus niteliğindedir. Genellikle kadınların yaşlılık evrelerinde “tonton teyze” oldukları için mutlu olup bunun tadını çıkarmak yerine, içselleştirdikleri söylemleri düşünerek ve o basmakalıplara sığamadıkları için hayıflanarak komplekse girdikleri kanısındayım. Masallarda genç kalma tutkusuna sahip olanlar genellikle femme fatale’dir. Güzelliği ve gençliği takıntı haline getirerek bu pahada çeşitli iksirler kullanarak büyüler yaparlar ve gençliklerini korumaya çalışırlar. Pamuk Prenses’teki üvey anne modelinin genç kalmak için büyüler yapması ve gençliğini kıskandığı Pamuk Prenses’i öldürmeye çalışması bunun en göz önünde olan örneklerinden bir tanesidir.  Güzel olmak o kadar mühimdir ki aralarında yaş farkı olmaksızın üvey anne kızıyla en güzel olabilmek için rekabet kurabilir. Ahıska’ya göre (1999), ‘Hep genç olmaya çalışmakta gençliği fetişleştirici bir yan var. Gerek kültür yoluyla olsun gerek müstahzarlarla, böyle bir durumda gençlik artık o kişiye ait bir şey değil. Dışarıdan eklenen, sürekli biçimlendirilen ve taşınan bir şey’ (sf. 11).

Tseelon’un (2010) çalışmasına göre:

Kadının kum saatiyle yarışarak güzelliğini koruma çabasındaki çelişkiyi, Lewis Carrol’un Through The Looking Glass (Aynanın Ötesinde) öyküsündeki düşes gayet  iyi bir şekilde vermektedir. Düşes, Alice’e söyle der: “Gördüğün gibi burada, aynı yerde kalmak istiyorsan bunun en az iki katı bir hızda koşmalısın  (sf. 129).      

            Üvey annenin her gün aynanın karşısına geçip dünyanın en güzel kadını olduğunu öğrenme isteği aslında toplum tarafından beğenilmek istediğinin bir göstergesidir. Aynanın görüşü aslında toplumun görüşünü yansıtmaktadır. Toplumun bakışı ise ataerkil kodlarla şekillendirilmiş bir bakıştır. Caner’e göre, (2004) ‘postmodern dünyada kadının dişileştirilmesi kendisinin beğenilerinden çok, egemen cinsin şehvetini tırmalayan ölçütlere göre dizayn edilir. Kadınsa kendi görünümünü, eril beğeniye uygun olduğu için onaylar’ (sf. 136). Toplumun ataerkil odaklı beğeni anlayışı, kalıplaşmış söylemleri yeniden üreterek kadınların bunları içselleştirip kendilerinde süper ego yaratmalarına sebep olmaktadır Kimse onları güzel olmaya zorlamamakta ancak onlar sanki her an birileri tarafından izleniyorlarmışçasına kendilerine çeki düzen vermekte ve toplumun kalıplarına sığmaya çalışmaktadırlar. Bu bağlamda düşünüldüğünde, Foucault’nun panoptikon örneği toplumun dayattığı gizli baskıyı simgeler. Panoptikon, Jeremy Bentham tarafından tasarlanan bir hapisane çeşididir. Tasarımın konsepti gözlemlemeye müsaittir. hücreler daire şeklindedir ve hücrelerin ortasında bir nöbetçi kulesi vardır. Nöbetçi tarafından bütün odacıklar gözlemlenebilirken, mahkumlar nöbetçiyi tasarım itibariyle göremezlerFoucault’ya göre (2000), panoptikon kendiliğinden disiplin olmuş toplumun resmidir (syf. 2).

Toplum kadını baskın kalıplarıyla güzel olmaya iterken sadece bununla kalmayıp bir de güzelliğin kalıbını belirleyerek kadını, biçimlediği o kılıfa sokmaya çalışır. Dolayısıyla özgün güzelliğe ve farklılıklara da yer vermez. Kadını tek tipleşmeye iter.           

            Sarkı’nın (2010) çalışmasına göre:

Okulda ilke “ortalamanın egemenliğidir. Çok uzun ya da çok kısaysanız, çok zayıf  ya da çok şişmansanız, çok güzel ya da çok çirkinseniz, çok zeki ya da aptalsanız,  ortalamayı temsil eden egemen çocuklar çetesi (ki bunlar çoğunlukla oğlan                 çocuklarından ve onlara yardakçılık eden birkaç kızdan oluşur) sizi derhal dışlayacak,  alay konusu yapacak, gerekirse itip kakacaktır. Siz ortalamaya uymayı kabul edene  kadar (s. 130).

Kadın için belirlenen güzellik kalıpları dönemden döneme değişiklik gösterir. Tıpkı bir kıyafet seçerken modaya uyulması gibi insanın vücudunu şekillendirmesi de o dönemin gözde olan, moda olan kriterlerine göre belirlenir. Zayıflık, balıketlilik, sarışınlık, melezlik, esmerlik gibi özellikler dönem dönem birbirlerinden daha çok kabul görüp, o zaman diliminin modasını belirler. Son dönemin modası olan zayıflık yolunda emin adımlarla giden kadınların, günümüzde zayıflık konusunda doyumsuzluğa sürüklenirken anorexia hastalığına yakalandığını görmekteyiz. Moda ile masallar arası ilişkiye bir örnek olarak Pamuk Prenses karakterinin zaman içerisinde geçirdiği değişimi düşünebiliriz. 1990lı yılların Pamuk Prenses kitaplarında Prenses’imiz siyah saçlıyken, 2000li yılların Pamuk Prensesi’nde karakterimiz sarışın olarak temsil edilmektedir.        

            Caner’in (2004) çalışmasına göre:

Yapılan her moda değişikliği yeniden dizayn edilmiş bir tektipleşme, küresel benzeme    kampanyasının en baştan tekrarlanması anlamına gelir… Cazibe merkezlerine yönelik yeni yatırımlar sağlamanın bir yolu da, bedeni parçalara bölüp her bir bölgeye ayrı                 ayrı erotik anlamlar yüklemektir. Kadın bedeninin erotizm sembolü olmuş göğüs, kalça gibi bölgelerin yanında bel, göbek, dil, dudak, ayak gibi yerlerin yeni cazibe merkezleri olarak ilan edilişlerinin ardında da bu gerçek vardır. Üstelik kimse ne yaparsa yapsın cazibe tanrıçası olamaz (sf. 137).

Masalda Sindrella’nın cam ayakkabıları o kadar miniktir ki ondan başka kimsenin ayağına uymaz ve bu küçük ayaklar onun güzelliğinin bir parçasıdır. Sindrella masalında konusu geçen ayak fetişizmi bugün birçok filmde de kullanılmaktadır, Quentin Tarantino’nun neredeyse her filminde “ayak” fetiş objesi olarak kullanılmıştır. Bunlardan en bilinen örnekler ise,  başrolünde Uma Thurman’ın oynadığı Kill Bill isimli filmiyle birlikte Pulp fiction filmidir. Bütün bu değişen güzellik modası ve kültürel ürünlerde takıntı halinde işlenen fetişizm,  kadınların kendilerini beğenmemelerine sebep olmaktadır. Aristotales’in iddasına göre (1997), kadın, doğanın bir hatasıdır doğuştan kusurludur bir başka tabirle eksik kusurlu erkektir… (sf. 5) Michael Flood Aristotales’in iddasını şu şekilde yorumlar; Aristotales’ten bu zamana batı kültüründeki kadınlar kendi rollerini içselleştirirler ve toplum tarafından günah keçisi olarak görülürler. 21. yüzyıl medyası tarafından obje haline getirilen kadın güzel olmayı takıntı haline getirerek tatminsizleşir ve estetik cerrahiye anorexiaya ve blumiaya mahkum olur.

Eve bağımlı kadın imgesi

Ataerkil toplumun bir başka sonucu ise kadının mekanının ev olarak görülmesi ve bunun sonucunda ev işlerinin kadın işi olarak nitelendirilmesidir. Engels’e göre (1998), modern çekirdek aile kadının evcil köleliği üzerine kuruludur. Kadının özgürleşmesi tüm emekçilerin özgürleşmesinden ayrı tutulamaz. Ev kadınlarıyla hayat kadınları arasında hiçbir fark yoktur. Hayat kadınları vücutlarını satarken, ev kadınları bunu bir erkeğe ipotek eder aynı zamanda da ev işlerini emeğinin karşılığını almadan yapar. Bu da kadın emeğinin sömürüsünü açık bir şekilde gösterir (sf.44). Marxist feministlere göre, kadın evdeki emeğinin karşılığını almalıdır ancak o zaman bu alandaki eşitliksiz çözülebilir.

Kadınların temel problemlerinden biri olan eve bağlı olma durumu hava kararınca esnekliğini tamamen kaybeder. Kadın için gece dışarı çıkmak gündüz dışarı çıkmaktan çok daha zordur. Türkiye’de feminist hareketin son zamanlarda kullandığı “geceleri geri istiyoruz” sloganları günümüzde hala bu sorunun çözülemediğinin bir göstergesidir. Masallarda da kadının bu geleneksel yazgısı pekiştirilmeye devam ediliyor.  Örneğin, eğer Sindrella eve 12’den önce dönmezse at arabası balkabağına, sürücüsü güvercine ve atları da fareye dönüşür. Bu anlatı bize gece saat 12’den sonra dışarıda kalan kadının cezalandırılışını yeniden hatırlatıyor. Dolayısıyla gelecek neslin kadınlarına geceleri dışarı çıkmamaları, erkeklerine ise geceleri karılarını, bacılarını ve kız çocuklarını dışarı çıkarmamaları sembolik temsil ile anlatılmakta ve bilinçaltlarına işlenmektedir.

Eve bağımlı hale gelen kadın ev işleriyle ilgilenmektedir. Masallarda bunun anlatımı gerçek hayattan çok daha abartılı bir şekilde işlenmiştir. Sarayda yaşayan prensesler bile eski püskü kıyafetleriyle temizlik yapmakta ve üvey kız kardeşleriyle, üvey annelerine hizmet etmektedirler. Sezer’e göre (2010), ‘bu masal saraylılar için değil, halk için yazılmıştır ve aklilik onların hayatına gönderme yapmak için fire verir’ (sf. 93). Tabi ki günümüzde bu masalları çocuklarına okuyan ve okutan kitle saraydan değil, halktan insanlardır, dolayısıyla kadının halk tarafından ev işlerine yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Aslında masallarda temizliği yapanlar prensesler olmasaydı, yine çok büyük olasılıkla hizmetçiler kadın cinsiyetinden olurlardı. Genellikle kitaplar, filmler, reklamlar gibi medya ürünlerinde hizmetçiler kadın cinsiyetini taşımaktadır. Buradan öğrenilen bilgiler doğrultusunda halkımız evine kadın hizmetçi almaktadır. Bunun neticesinde de kadının kadına nasıl baktığı ortaya çıkmaktadır. Gerek hiyerarşi, güç ve iktidar anlamında, gerekse kadınlık rolünün bir kadın tarafından pekiştirilmesi anlamında hizmetçilik olgusu kadınla bir başka kadın arasındaki ilişkiyi yeterince açıklamaktadır.

            Sarayda temizlik yapmayı içselleştiren ve özümseyen Pamuk prenses ormanda kaybolduğunda ilk kez gördüğü bir evin içerisine korkusuzca girip hemen temizlik yapmaya başlar o da yetmez, yemek yapar. Bütün bunları yaptığı için masal kitabı Pamuk Prenses’i kullandığı dili ve anlatımı ile ödüllendirmekte ve ona becerikli Pamuk Prenses sıfatını da uygun görmektedir. Bu bağlamda Kırmızı Başlıklı Kız masalının anlatımı ve dili de Pamuk Prenses hikayesinden farklı değildir. Her şeyden önce Kırmızı Başlıklı Kız’ın başlığını ören kişi bir kadındır, onun ninesidir. Ninesi hastalandığında da Kırmızı Başlıklı Kız’ın annesi, içinde şifalı otlardan yapılmış bir şurupla, çorba olan bir sepet hazırlamaktadır. Erkekler için ise ev işlerinin yapımına dair geçen tek bir kelimenin ya da imanın sözü geçmemektedir.

Süper kadın imgesinin masallarda tam olarak karşılığı bulunmasa da prenseslerin ve kraliçelerin ev işleri yapması, nakış dikmesi ya da yemek yapması bu kavramla örtüşebilir. Kadınların farkında olmadan süper kadın olmak için çabalaması onların çeşitli psikolojik rahatsızlıklara sahip olmalarına sebep olur. Süper kadın imgesi, hem güzel, hem zayıf, hem çocuğuna bakan, hem ev işi yapan, hem güzel yemek yapan ve marifetli olan, hem de dışarıda çalışan kadın modelidir. Bu da kadının üzerinde çok fazla yük olmasına sebep olur. Masalların yanı sıra süper kadın imgesi her fırsatta kadınların önüne sürülmektedir. Bugün reklamların, radyo ya da televizyon programlarının süper kadın imgesini dillerinden düşürmemelerinin sebebi belki de bu masallarla yetişen bilinçlerin bu içerikteki programları tasarlamalarıdır. Örneğin, süper kadın imgesinin en çarpıcı örneklerden bir tanesi reklamda oynatılan küçük bir kızın annesini tanımlamak için kullandığı sözcüklerdir; benim annem hem doktor hem dişçi hem mühendis hem ayakkabı bağlayıcısı, hem aşçı, hem kuaför, hem pastacı, hem öğretmen, hem dondurmacı… Bu cümleleri söyleyen küçük kız aslında tam da günümüzdeki çağdaş kadının olmak istediği ya da toplum baskısıyla olmak zorunda olduğu kadın tipidir.

Kadının eve bağımlı olmasının tersine toplumdaki ideal erkek tiplemesi onun dışarı odaklı olmasını öngörür. Kadın eve bağımlıyken, erkek dışarıdaki işlere yönelir. Kadının evde oturmasını meşrulaştıran birçok tarihi teori vardır. Bu teoriler, ilk çağda kadının biyolojisinden dolayı avcılık ve toplayıcılık işlerinin bölüşülmesinden başlayarak, sanayi devrimine kadar uzanmaktadır.  Masallarda da bu geleneksel söylemler zinciri kırılmamakta ve bu zincir evcil kadınlar ve özgür erkekler olarak tekrarlanmaya devam edilmektedir. Prensesler ve kraliçeler usluca evlerinde oturup gündelik işleriyle uğraşırlarken, erkeklerin masallardaki tiplemesi dışarıdaki işlerle meşgul olan ve özgürlüğüne düşkün karakterlerle anlatılmaktadır; kurt, avcı, kurbağa, okçu ya da cüceler bu anlatı şekillerine uygun olarak düşünülebilir. Bu tiplemeler dışarıda hiç bir tehdit almaksızın özgürce dolaşarak herkesle konuşabilmekte ancak; kadının yabancılarla konuşmaması, özellikle geceleri sokakta kalmaması, dikkatli olması ve çabucak gideceği yere gidip gelmesi defalarca tekrarlanmaktadır. Bunun bir örneği annesinin Kırmızı Başlıklı Kız’a onu tembihlemek için söylediği sözlerdir: “Kulübeye giderken sakın yolda oyalanma. Tanımadığın kimselerle konuşma. Ona buna takılma. Sakın ormana dalıp yolunu uzatma. Tamam mı benim Kırmızı başlıklı güzel kızım?” (Kırmızı Başlıklı Kız, sf. 8). Annesinin öğütlerini unutan Kırmızı Başlıklı Kız diğer popüler masallarda da olduğunu gibi beklenen bir sonla biter. Sisteme aykırı bir davranış sergileyip, yolda giderken kurtla konuştuğu için cezalandırılır. Kurt hem Kırmızı Başlıklı Kız’ı hem de ninesini yer. Bunun bir başka örneği ise Kurbağa Prens masalında görülmektedir. Topuyla oynayan prenses topunu suya düşürür ve ağlamaya başlar. Gölden çıkan kurbağa topunu ona verecektir ancak buna karşılık onunla “tabağını, bardağını ve yatağını” paylaşmasını ister (Kurbağa Prens, sf. 8).  Bu kısımda prensesin dışarı çıkmamasıyla ve ya kimseyle konuşmamasıyla ilgili herhangi bir ifade yer almamaktadır ancak; prenses bu olayla dolaylı yoldan cezalandırılmaktadır. Buradaki mesajın eğer evinde oturmazsan dışarıda başına kötü şeyler gelir, özellikle de erkekler tarafından kötü şeylere maruz kalırsın olduğu kanısındayım.

İtaatkar Kadın ve Erkeğin Sorgulanamaz Otoritesi

            Toplumsal cinsiyetin genel olarak neden erkeğin çıkarlarına hizmet ettiğini anlamak için toplumdaki tabakalaşma ve iktidar ilişkilerine bakılmalıdır. Ataerkil toplum yapısında erkek statü sahibi olarak doğar ve erkeğin otoritesi geleneksel bir otorite çeşidi olmakla beraber meşru bir otoritedir. Statü, insanın başkalarını kontrol edebilme ve etkileyebilme potansiyelidir. Unger’a göre (2004), güç sadece bireyin kendi isteğiyle alınamaz, gücün elde edilebilmesi için toplumun meşruiyetine ihtiyaç vardır. Bu meşru otorite pratik deneyimlerle toplum içerisinde kendisini gösterebilir. Öğretmen-öğrenci, doktor-hasta, patron-işçi meşru otoriteye örneklerdir (sf. 77).  Bu güç ilişkisi toplum dinamiklerinden meydana gelmekle birlikte ekonomik kaynakların dağılımından da oluşmaktadır. Erkeğin kadın üzerindeki baskınlığı da hem toplumsal olarak hem de zaman zaman ekonomik olarak meydana gelebilir. Kadınlar ekonomik anlamda özgürlüğünü kazandıkça erkeğin egemenliği altından çıkarlar ancak, içselleştirdikleri davranış modelleri onları erkeklerine bağımlı kılmaya devam eder.

Kadınlar ataerkil toplumda çok şiddetli sıkıntılar yaşasalar bile başlarındaki erkeğe karşı çıkan kadın sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Sistemi o kadar çok içselleştirmişlerdir ki erkeğin otoritesi altında ezilmek kadın olmak anlamına gelmektedir. Günümüzün popüler masallarında söz konusu olan prensesler çok kötü günler geçirmelerine rağmen her türlü acıya alışırlar, boyun eğerler ve asla karşı çıkmazlar, kendilerine söylenen her şeyi kabul ederler ve istisnasız baştaki otoriteye hep itaat ederler. Çektiği acılar yüzünden harap olmuş kadınlar masallarda en çok işlenen figürken, buna karşı çıkan, dimdik, cesaretli, iradeli kadınlar ana akım masalların konusu olamazlar. Daha çarpıcı olan nokta ise kadınlar bütün acılarına rağmen asla ve asla evlerini terk edip, kendilerine yeni bir hayat kurmazlar, hatta bunu düşünmezler bile. Evden ayrılan kadınlar ya kaybolmuşlardır ya kovulmuşlardır ya da Pamuk Prenses örneğindeki gibi avcılar tarafından ormana öldürülmek için götürülüp kaçması için serbest bırakılmışlardır yani dolaylı olarak evden kovulmuşlardır. Evini asla terk etmeyen ve ataerkil toplum düzeninin kalıplarının dışına çıkmayan kadın masallarda hep mutlu sonla ödüllendirilir. Gece 12’den önce balodan çıkan Sindrella doğruca evine gider ve bu itaatinin karşılığını mutlu sonla alır. Kurbağa Prens’te ise durum daha açık belirtilmiştir. Prensesin babası kızına mutlu musun diye sorduğunda evet babacığım yanıtını alır, babası tarafından gelen cevap ise şöyledir: “bak benim biricik güzel kızım bu mutluluk verdiğin sözü tuttuğun için sana bir ödül”. Ve tabii ki itaatkar kız sözünü tuttuğu için ve ataerkil toplumun çerçevesinin dışında davranışlar sergilemediği için Kurbağa Prens ve prenses yıllar boyu mutlu yaşarlar hatta diğer insanlar ders alsınlar diye başlarından geçeni herkese anlatırlar. Toplumun içselleştirdiği ataerkil söylemlerin ve stereotiplerin çerçevesi dışına çıkan alternatif masallar, ana akım masalların popülerliğinin gölgesi altında kalmaktadır ancak yine de günümüzde kalıpların dışına taşan, ataerkil söylemlerden bağımsız alternatif masallar az da olsa bulunmaktadır.

İncelenen masallarda kadının itaatkârlığına karşın erkeğin itaat ettiren olması çeşitli noktalarda vurgulanmıştır. Kadınların tersine erkekler otorite sahibidirler ve kadınlara sözlerini geçirendirler. Masallarda erkeğin otorite sahibi olması direk olarak vurgulanmasa bile dolaylı yollardan anlatılmıştır. Pamuk Prenses’te prensin prensesi uyurken öpmesi bile etken/edilgen rolleri açık bir şekilde ortaya koyarak erkeğin otoritesini sembolize eder. Kurbağa Prens’te ise dolaylı yoldan bir yaptırım söz konusudur. Prensesin topunu suya düşürmesi sonucunda kurbağa prens prensesle bir anlaşma yapar. Anlaşmada topu geri vermesi karşılığında prensesin “tabağını, bardağını ve yatağını” onunla paylaşmasını ister. Prenses kurbağanın her istediğini yapmaya hazırdır. Kurbağanın bu dolaylı yaptırımına sesini çıkarmaz ve boyun eğer. Masalın ilerleyen kısımlarında prenses buna boyun eğdiği ve sözünü tuttuğu için babası tarafından ödüllendirilecektir. Masallarda babanın otoritesine yapılan göndermeler ise dolaylı yoldan değil direkt olarak yapılmaktadır. Örneğin, Kurbağa Prens masalında saat on ikiye gelince otoriter baba yatma vaktinin geldiğini bildirir ve herkesi yatağına gönderir. Bir başka örnekte ise, yine Kurbağa Prens masalındaki prenses evlenmek istediği zaman babasının iznini alması gerekmektedir. Babalar izin verirse evlenilebilinir aksi takdirde evlilik söz konusu bile değildir.

Çağdaş kadının bağımsızlık korkusu; Sindrella Kompleksi

Tseelon (2010) Sindrella Kompleksini şu şekilde açıklar, ‘Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, bakılıp gözetiliyor olmayı havadan, hatta yaşamdan daha çok isterdim’ (sf. 71).  Sindrella kompleksi, kadınların kendilerini güvende hissetme isteğidir. Bu kadın için bir psikolojik ihtiyaç haline gelmiştir. Kadınlar içinde yaşadıkları toplum deneyimleriyle Sindrella Komplesi’ne yani bağımsızlık korkusuna yakalanırlar ve bunu kendi aralarında “biz kırılgan ve korunmasızız ve birisi tarafından gözlenmeye, korunmaya ihtiyaç duyarız” gibi söylemleri kullanarak bağımsızlık korkularını pekiştirirler. Bir başka deyişle kadının kendi çocukluk deneyiminden gelen bu korku kendi çocuğuna aktarılır. Özellikle toplum tarafından duygusal olma bilinciyle yetiştirilen kadınlar çocukluk dönemlerinde anne ya da baba tarafından sevgisiz kalırlarsa hayatları boyunca bu eksik kalan sevgiyi tamamlamak için erkek arkadaşlarında ya da eşlerinde bu sevgiyi ararlar. Sindrella ve Pamuk Prenses de üvey anneleri tarafından büyütülen ve sevgisiz kalan kadınlardır dolayısıyla kendilerine gelen ilk prens onların hayalindeki kurtarıcıdır ve eksik kalan sevgi erkeğin koruması altına girilerek tamamlanmaya çalışılır.  Dowling’e göre (1999), ‘çocuklukta doyumsuz kalan sevgi ihtiyacı, kendini bir başkasına bırakmaya yönelik pasif, ama potansiyel açıdan yıkıcı bir arzuya yol açabilir’ (sf. 82).

            Bağımsız olmak isteyen kadına toplum destek verip ona övgüler yağdırırken, bağımsız olan kadın özgürleştikçe aynı toplum tarafından yavaş yavaş dışlanılmaya başlar. Halkın kendi içindeki bu çatışma tabandan gelen toplumun normları ve temele oturmayan modern toplumun uyumsuzluğundan kaynaklanır. Bağımsız olmaya çalışan kadın yetiştiği kültürle uyumlu olmaya çalışırken bir yandan da kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır buna bağlı olarak da meydana gelen aksaklıklar kaçınılmazdır. Ayrıca doğduğundan beri kadınlık tanımına yüklenen bağımlılık olgusu kadınlığa o kadar yapışmıştır ki, kadın içselleştirdiği söylemlerde bağımsızlaştıkça sevimsizleştiğini belki de erkeksileştiğini düşünmektedir. Hatta bağımsız kadın, toplumun kodlarıyla yetişen erkek tarafından da sevimsiz olarak nitelendirilir. Simone de Beuvior’e göre, ‘kadın-erkek ilişkileri keman piyano sonatına benzer mutlu olmak için kadın nerede öne çıkacağını nerede arka planda kalacağını çok iyi bilmelidir’ (sf. 21). Erkeğin bu tavrı zaten var olan toplum içerisinde ne yapması gerektiğini bilemeyen kadını daha büyük bir ikilem içerisinde bırakır. Beauvoir’e göre (1997), kadın hangi yolu izleyeceğini bilemez, kadın kaybolmuştur (syf. 3). Dolayısıyla bağımsız kadın erkeğin otoritesinden çıktıkça kendi düşünceleri ve toplumun kodlanan düşünceleri çakışır ve bu bir kısır döngüye sebep olur. Kadın zincirlerini kırarak kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştığı anlarda sorunlardan uzaksa onu tedirginliğe sürükleyen bir his yoktur ancak, en ufak bir yalnızlık hissinde kendini çaresiz zanneder ve ona bütün yaşamı boyunca öğretileni hatırlar, bağımlı olmalıdır. Mungan bu durumu şu dizelerle açıklar ‘tek başına kalan bir insanın kapladığı o güçsüz yeri kaplamaya çalışıyorum. Varlığım bir toz bulutu, daha sert bir rüzgarda tozanlarına ayrışarak dağılıp gidecek bir toz bulutu. Benim kalıbımda bir boşluk bu’  (2004 sf. 87). Sezer’e göre ise (2010), ‘yasamın her alanında hayal kırıklıgı çıtayı yükselttikçe, içerdeki bagımlı kisiligin sesi daha çok isitilir hale gelir’ (sf. 71).

Kadına atfedilen duygusallık imgesi

            Toplumdaki bazı basmakalıp düşünce biçimleri kadının “narin bir doğaya” sahip olduğunu ve bu yüzden duygusal bir yapısı olduğunu ileri sürer. Bu görüşe göre duygusallık doğuştan getirilen bir özelliktir. Bunun gibi söylemler insan olmayı iki çeşide indirger; kadınlık ve erkeklik. Toplumun kodlarına göre eğer kadınsan duygularınla hareket edersin, erkeksen mantığınla… Ancak toplumdaki baskın düşüncelerin aksine kadınlık ve erkeklik modellerinden taşan, başka kişilik özelliklerine sahip kişilikleri de görüyoruz. Bu da kadın erkek rollerinin doğuştan gelmediğini sonradan öğrenildiğini açıklamaktadır. Ana akım masalların aksine alternatif masalların varlığı bile bu rollerin toplumsal olarak kodlandığının göstergesidir. Masallarda erkeğin mantıklılığı vurgulanılırken, kadınlar hep pembe düşler kurarlar ve hayalperest olmakla özdeştirilirler. Erkekler kral olup ülkenin önemli işleriyle uğraşırken, kadınlar evlerinde bütün anaçlıklarıyla çocuklarına bakarlar. Pamuk Prenses masalında şatonun penceresinden dışarıya bakan kraliçe nakışı elinde tatlı hayallere dalar. Pempe pembe düşler kuran kraliçenin eline birden iğne batar ve elindeki işlemeye kıpkırmızı bir kan damlar. Fakat eline iğne battığında kraliçenin canı yanacağına, damlayan kana bakar ve iç çekerek “ah keşke benim de böyle kan gibi kırmızı dudaklı, kar gibi beyaz tenli sapsarı saçlı bir kızım olsa” diye bir istekte bulunur (Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, sf. 2). Burada, kadın için anne olmanın, kendi canından bile daha önemli olduğu sembolik bir şekilde vurgulanmıştır. Kadın duygusaldır, çocuksudur, hemen ve her an ağlayabilir, merhametlidir, anaçtır, sevecendir. Bütün bu kadına atfedilen özellikler masal kitaplarında kullanılan dille tekrar üretilmiştir. Erkeğin mantıklılığı yerine kadının duygusallığı toplum tarafından o kadar içselleştirilmiştir ki aşk kitaplarının hedef kitlesi olarak bile kadınlar görülür. Toplumun gözünde aşk kitapları okumak düşünme yeteneği istemez ve herkes kolayca okuyabilir. Dolayısıyla hedef kitle, mantıklı karar alabilen, düşünce analiz yetisine sahip erkek söz konusu bile olamaz. Hollows’a göre (2002), aşk hikayeleri kadınların hayali cemiyetlerinde ütopik hayallerini paylaştıkları bir getodur… Dolayısıyla politik açıdan tehlikelidir çünkü kadınlar okurken düşünmeyi gerektirmeyen bu hikayelerle ve fantezilerle besleniyorlarmış gibi görülürler, bu düşünce tarzı da ataerkil toplumun baskın düşünce yapısını yeniden üretir (sf. 68).  Hollows’a göre ise (2002), aşk hikayeleriyle beslenen kadın kitlesi özellikle evinde oturan çocuğuna bakan işi gücü olmayan kadın tiplemesi olarak gösterilir. Çünkü “ev kadını” pasif ve çocuksu olmak için adeta bir anahtar kelimedir (sf. 72).

Kadın Korkusu

             Kadın korkusu; kadın nefreti, kadın düşmanlığıdır.

‘20. yüzyılın sonlarında feminist teorisyenlerin iddasına göre mizojini, ataerkil sosyal yapının hem sebebi hem de sonucudur. Geleneksel feminist teorisyenlere göre ise mizojinler bütün kadınlardan sadece kadın oldukları için nefret ederler. Bir başka feminist teoriye göre, bazı mizojinler bütün kadınlara karşı önyargılı olabilirler ve ya bazı kategorilere giren kadınlardan nefret edebilirler. Bu kategorinin annelik yapan kadınlar kategorisi olduğu düşünülürse geride kalan kadınlar hayat kadını olarak değerlendirilir ve onlardan nefret edilir. Bir başka varyasyonu da bakire hayat kadını ikilemidir. Buna göre toplum tarafından kabul edilmiş bazı ahlaki standartlara uymayan kadınlar hayat kadını olarak görülürler.’ (yazarın kendi çevirisidir.)

Kadın korkusu, ataerkil toplumda kadına olan cinsiyetçi önyargıdır. Kadın hakkındaki nefret dolu ve hor gören söylemler toplumun her alanında ve basın yoluyla bize tekrar aktarılırlar. Bu söylemler çok masum gibi görünerek şakalara bile yerleşmiştir. Hatta masum görülen şakalar zaman içerisinde küfürlere dönüşmüştür. Nefret edilen kadın toplumun öğretilerine uygun hareket etmeyen, toplumun kalıplarından çıkmış, kabuğundan sıyrılmış ve kendi kurallarını çizip ona göre oynayan kadın modelidir. Özgürlükçüdür, iradelidir, güçlüdür ve itaat etmez. Dolayısıyla ataerkil toplum kendi ayakları üstünde sağlamca duran kadını tokatlar ve ona kötü kadın damgasını vurur. Masallardaki Femme fatale karakteri erkeğin iktidarı içine girmez bu yüzden de tehlikeli ve güçlü bir kadın tipidir ancak güçlü bir cazibesi olduğu için erkek tarafından reddedilemez. Barbara Creed’e göre (2006), ilkel mitolojilerin, modern sürrealist resimlerin ve nevrotik rüyaların bazılarında dişli vajina olarak bilinen ve hadım eden bir vajina vardır. Ve bu fallik anne motifi uzun parmaklı ve uzun burunlu cadı tipiyle mükemmel bir şekilde betimlenmiştir (sf. 251). Femme fatale tipi özellikle masallarda olduğu kadar Yeşilçam sinemasında da konusu aşk olan neredeyse her filmde işlenmiştir.

Masallardaki kötü kadın imajı yani femme fatale, eve sonradan gelen, huzur ve düzen bozan, üvey olan, kötü olan, kıskanç olan, cadı olan fakat aynı zamanda güzel olan ve baştan çıkarıcı cazibesi olandır.  Öz anne ne kadar iyi özelliklere sahipse üvey anne o kadar kötüdür. Burada verilmek istenen mesaj kadının ikinci evliliğinin toplum tarafından yadırganması, kabul görmemesidir. Kadın her zaman ilk evliliğini ne pahasına olursa olsun sürdürmelidir çünkü toplumdaki kadınlar “yuvayı dişi kuş yapar” söylemleriyle yetişirler ve bu yuvayı sürdürmesi gereken dişi kuştur. Yuvayı devam ettirme yükünü taşıyan kadın yuvaya girmeden önce başka bir evlilik yaptıysa ya da evlilik dışı bir birlikteliği olduysa kadının toplum gözünde değeri düşer. İkinci evlilik söz konusu olduğunda erkek toplum tarafından desteklenirken, kadının evlenmesi toplum tarafından hoş görülmeyen bir eylemdir. Pamuk Prenses masalında halkın krala söylediği cümleler bunu desteklemektedir: “Sayın kralım, halkımıza yeni bir kraliçe, Pamuk Prenses’e de anne lazım” (Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, sf. 5). Dolayısıyla ikinci kez evlenen baba hep iyi rolü oynarken sonradan gelen üvey anne için durum tam tersidir.

Öz anne ve üvey anne davranış modelleri Sindrella masalında açıkça görülmektedir. Üvey anne öz kızlarına ne kadar iyi davranıyorsa, üvey kızı Sindrella’ya o kadar kötü davranmaktadır, onu sarayın hizmetçisi yapar, kendine ve kızlarına hizmet ettirir. Ya da prensin düzenlediği baloya kendi kızlarını götürür ama Sindrella’yı götürmez. Üvey anne modeli o kadar kötüdür ki kızı yaşındaki bir kadının güzelliğini bile kıskanabilir ve sırf en iyi olabilmek, girdiği rekabeti kazanabilmek için üvey kızını öldürtmeye çalışabilir. Kraliçenin kıskançlığı masalda şu ifadele yer almaktadır: “Gün geçtikçe güzelleşen Pamuk Prenses kötü kalpli kraliçenin canını sıkmaya başlamış” (Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, sf. 7). Bu kıskançlık sonucunda da Pamuk Prenses kötü kalpli kraliçenin isteğiyle önce avcı tarafından öldürülmek için ormana götürülmüş daha sonra da kırmızı bir elmayla zehirlenmeye çalışılmıştır. Bu durum, kadının da kadından nefret ettiğinin bir göstergesi olarak nitelendirilebilir. Toplumda kadınlar arasında da bir düşmanlık oluşmasına zemin hazırlayan bu hikayelerde, üvey anne üvey kızını sevmez ve zaten üvey kızın da üvey anneyi kabullenmek ve ondan sevgi beklemek gibi bir düşüncesi yoktur. Dolayısıyla her iki kadında da bir önyargı vardır. Sezer’e göre (2010), ‘üveye kötü olma, çocuğa da kötü bulma misyonu verilmiştir. Ki bu düşünce hayatın her alanında karşımıza çıkar, özellikle kırsal olanın devamında. Tabelalarda olduğu gibi: Öz Erzurum Seyahat, Öz Urfa Tatlıcısı, Öz Annem Kebapçısı…’(sf. 99).

             Kadın korkusunun temelinde aslında vajina korkusu vardır. Erkek için kadının bekaretinin önemli olması aslında onun aldatılma korkusundan doğmaktadır. Çünkü erkek tarafından cinsel iktidar sağlanmazsa ya da erkekten kaynaklanan her hangi bir cinsel tatminsizlik olursa, kadın önceki deneyimleriyle kıyaslayarak erkeği terk edebilir ya da aldatabilir. Ya da erkek döl vermezse bu onun için en yıkıcı olanıdır. Toplumda genellikle erkeğin döl vermediği durumlarda suçlanan kişi hep kadın olur. Erkekten kaynaklanan sorun kadından kaynaklanıyormuş gibi gösterilir. Bu da toplumun kadın ve erkeğe olan bakışını net bir şekilde sergiler. Vajina korkusunun bir diğer sebebi ise kadının doğurgan yapıya sahip olmasıyla alakalıdır. Erkek istemediği bir çocuğa sahip olabilir ve hayatı boyunca istemediği bir yük taşımak zorunda kalır. Diğer bir ihtimalde ise kadın erkeğe söylemeden çocuğu aldırabilir ya da kadın başka birinden olan çocuğu onun çocuğuymuş gibi söyleyebilir.

Masalların sonuna geldiğimizde her iyi- kötü diyalektiğinin bulunduğu kültürel ürünlerde olduğu gibi sonuç yine değişmemektedir. Kötü kalpli kraliçenin içindeki kıskançlık ateşi hızla büyüyüp kraliçeyi ortasından çatlatır ve kötü kalpli kadın yaptığı bütün kötülüklerin cezasını bulur. Aslında bu anlatılar sembolik olarak özgür kadını iradesizleştirmek, özgürlüğünü elinden almak üzerine kuruludur. Femme fatale var olan ataerkil düzen kurallarına uymadığı için sisteme uygun hale getirmekte ya da cezalandırmaktadı.

Sonuç olarak, bu makalede seçilen dört masal, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kırmızı Başlıklı Kız, Sindrella ve Kurbağa Prens toplumsal cinsiyet rollerinin, özellikle de kadın kimliğinin ataerkil toplum içerisinde hangi söylemlerle yeniden üretildiğini anlamak için incelenmiştir. Dört masalın baskın olarak vurguladığı ideolojiler, kadının güzel olma zorunluluğu, kadın korkusunun pekiştirilmesi, kadının bağımsızlık korkusu, evcil ve itaat eden kadın modelleri, ataerkil toplumun egemen dili ve düşünceleriyle hikayeleştirilmiştir.

Sezer’e göre (2004),

Masallar olağanüstü renkli ve fantastik bir fon üzerinde, karakter yaratmaktan çok tiplemeler, birer şablon olan olaylar ve değerlerle vasat kurgulamalar yapar. İletkenlik          özelliğine sahip olan masallar, dünyanın her yerinde bir benzeriyle karsımıza çıkar… Bilinçdışı simgeleriyle, görünen yüzeyin altına girift labirentler kurarak cinsiyet rollerinin ideolojiye uygun kurgularını konu edinir. Doğrudanlık yerine ortak bilinç dışını kullanması ise, derin ve kalıcı etkiler bırakmasını sağlar. Yanı sıra cazibesi, düşsel yapısı bu etkiyi arttırır (sf. 109).

Masal, toplumsal bilincin yansımasıdır. Kural ve değerleri periler, kahramanlar, prensesler ve prensler aracılığıyla gelecek nesile aktarma rolüne sahiptir. Dolayısıyla masallar toplum tarafından masum olarak nitelendirilir ancak tam tersine masallar, çocukların yetişkin yaşamındaki karakterinin oluşmasına zemin hazırlar. Masallar, toplumsal kodları çocukların hayal gücüne ulaşarak onların bilinçaltlarına enjekte eder. Yetişkin karakterlerin bulunduğu masallar çocuklara olgunlaştıklarında toplumsal cinsiyet dağılımının ne şekilde olacağını öğretir. Masalların tasarımı toplum kültürünün yeniden oluşumunu, erkeğin bağımsız, mantıklı, otorite sahibi, özgür rolleriyle işlerken, kadınınkini ise bağımlı, erkeğine, çocuğuna bakan, duygusal ve evcil rolleriyle işler. Sezer’e göre (2010), ‘Toplumsal cinsiyet rollerinin şablon halinde aktarımı, biçimlenme sürecindeki kişilikleri toplumsal örüntüye uyumlu kılmak üzere tasarlanmıştır’ (sf. 106).

Kaynakça

Ahıska, “Genç olmayan gençler üzerine bir deneme” defter, yaz 1999 sayı 37

Beauvioir, S. (1993), Kadın İkinci Cins 1 Genç Kızlık Çağı, Çeviren: Bertan Onaran, Payel Yayınevi, İstanbul.

Caner, E. ( 2004), Kutsal Fahişeden Bakire Meryem’e Toprak ve Kadın, Su Yayınevi, İstanbul

Creed B. (2006), Feminist Film Theory A Reader, New York University Press, New York

Dowling, C. (1999), Çeviren Selçuk Budak, Sindrella Kompleksi: Çağdaş Kadında Bağımsızlık Korkusu, Öteki Yayınevi, İstanbul

Gould C. G. (1997), Gender Key Concepts in Critical Theory, Humanity Books, New York

Göçgün, Ö. (2004), Türk Dünyası Edebiyat Tarihi 2. Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Ankara

Güvençer, Ş. (2011), Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Grimm Kardeşler, Timaş Çocuk, İstanbul

Güvençer, Ş. (2011), Kül Kedisi Sindrella, Charles Perrault, Timaş Çocuk, İstanbul

Güvençer, Ş. (2011), Kırmızı Başlıklı Kız, Charles Perrault, Timaş Çocuk, İstanbul

Güvençer, Ş. (2011), Kurbağa Prens, Grimm Kardeşler, Timaş Çocuk, İstanbul

Hans, G. (2006), Kadın Psikolojisi Çeviren, Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, İstanbul

Joanne Hollows Feminism, Femininity and popular culture , Mnchester University          Press, New York, 2002

Lorber,  J.  (1994), The Construction of Gender, In Reconstructing Gender: A Multicultural Antology, New York, Sage

McKinlay,A.& Starkey K. (2000), Foucault, management and organization theory,Sage, England

Mungan, M. (2004), Çador, Metis yayınları, İstanbul

Saydam, M. B.  Deli Dumrul’un Bilinci, (istanbul: Metis Yayınları, 1997)

Sezer, M. Ö. (2010), Masallar ve Toplumsal Cinsiyet, Evrensel Basım Yayın, İstanbul Sezer, M. Ö. (2004), Masallarda Toplumsal Cinsiyetin İşlenişi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kadın Çalışmaları Anabilimdalı, Ankara

 Şan, M. K. (2007), Sosyoloji Yazıları: Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Ortak      Çalışmaları, 1. Cilt, Kızılelma Yayıncılık, İstanbul

Unger C. & Unger R. (2004), Women and Gender, A Feminist Psychology Forth Edition, McGraw-Hill, New York

Yanarocak, S. (1998), Biz Kadınlar, Gözlem Gazeteciklik Basın ve Yayın, İstanbul

Zoonen, Lisabet, (1997), Medyaya Feminist Yaklaşımlar, University of Wasl, ABD

Wharton A. S. (2009), The Sociology of Gender An Introduction to Theory and Research,

Blackwell Publishing, UK

http://communities.canada.com/montrealgazette/blogs/patentpending/archive/2011/02/14/misogyny.aspx

 

 

      İpek Artun

 

Takvim

April 2020
M T W T F S S
« Apr    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930